Elhamdülillah diyebiliyorum sadece. Belki de sadece elhamdülillah demem yeterlidir. Ama demek istiyorum daha fazlasını, daha fazlasını hissetmek istiyorum. Elhamdülillah her şeye yeter de yetmiyor gibi. Aynı anda diyemediğim için belki de. Aynı anda desem, iki kere desem yetecek gibi. Kalbimle dilim bir olsa olacak gibi.
Sahtekar bir insan olmaktan ne zaman kurtulurum, ne zaman kalbimden geçenleri söyleyebilirim, ne zaman düşüncelerimi söyleyebilirim onu Allah bilir ama diyememek, dememek can yakıyor. Bu gece güzeldi. Güzelimi hatırladım, tek benim olmayan "güzelim" diyerek belki de güzelliğini kötülediğimi hatırladım, unutmamam gerekeni, aklımdan kalbimden bedenimden ruhumdan çıkartmamam gerekeni hatırladım. Kim olduğumu, kimden olduğumu, ne olduğumu, neden olduğumu, niye olduğumu; çok "n" çok "k" işte... Her şeyimi hatırladım.
Hiçbir şey olmak zor da, öyle olduğunu hissetmek kolay sanki. Her şeyin varken hiç olmak daha kolay sanki. Neyin, neden olduğunu anlaması böylece daha kolay oluyor sanki. Ya da ben kendimi abartıyorum, severim çünkü abartmayı. Neyin nereden, kimden geldiğini anlıyor gibisin sanki, elçiye zeval olmaz da.
İçimdeki zorlama hisleri ortadan kaldırdığımda, kaldırıncaya kadar yazmak istemediğimi fark ettim dipnot olarak bahsedeyim ve kapatayım. Çünkü sürekli çatışan insanlardan başka bir şey görmemeye başladım. Ben böyle hissettim, böyle değilsem Rabbim nasip etsin, öyleyken de sapıttırmasın... Amin...
24 Kasım 2016 Perşembe
18 Eylül 2016 Pazar
Ene Üridü Mır - Binde Sekizyüz
Hadi bakalım yüz metre koşusu başladı. Çocukken oynanan ve benim hiçbir zaman elime alamadığım, dokunmam, istemem hatta bakmam bile yasak olan mantar tabancası verdi başlangıç haberini. Herkes kendi halindeydi oysaki. Kiminin dudaklarında külü düşmek üzere olan bir sigara vardı. Elleri arkasında salına salına etrafına bakınıyordu. Görmediği tek şey sigarası değildi tabi, bakanla gören nasıl bir olsun? Biri bankta oturmuş dizini sallarken gelecek günleri bekliyordu. Sıkılmıştı anlaşılan. Beklemekten yorulmuştu ama harekete geçmekten de acizdi. İroniydi herkes gibi... Ya da sadece bacağını sallamayı alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık haline getirdiği söylense kim bilir, belki "bacak kaslarımı kasarak toplar damarlarımdaki kanın akışını kolaylaştırıyorum. Bu sayede, uzun süre varis gelişir düşüncesi olmadan oturabilirim." savı ile karşılık verir. Bir diğeri çimene yayılmış. Sırt çantasını yastık yapmış, tshirtünün üstüne giydiği kareli gömleği üstüne pike niyetine örtmüş, bacak bacak üstüne atmış, altta kalan görüntü içler acısı, bankta oturan adam iyi ki bakıyor da görmüyor dedirtecek bir manzara, bir elini göğsünün üstüne koymuş, diğerini sevgilisinin dizinde yatıyormuş o el onunmuş gibi, habersiz, kendisinden bağımsız hareketlerle saçıyla oynuyor, güneş gözlüğü takmasına rağmen baktığı ya da bakabileceği tek yer; gölgesine şükranlarını sunuyor. Her parkın vazgeçilmezi, çizgi filmlerde sık rastlanan karakter; güvercin besleyen teyze. Saçları defalarca yıkanmış gibi solmuş, rengi atmış. Belki de gerçekten defalarca yıkandığı için rengi değişiyordu saçların. Çamaşır suyu dökülmüş de öyle beyazlaşmıştı saçı, ona ait değildi sanki. Yaşına uygun, kirli beyaz bir peruk da takıyor olabilirdi. Sevgilisini takip etmek için kılık değiştirmiş bir ruh hastası da olabilirdi. Bu son seçenek daha uygundu. Parkta, daha doğrusu teyzenin önünde tek bir tane güvercin yoktu. Etrafa bakınmaya gark ediyordu bu tablo. Onun beklediğini beklemeye sebebiyet veriyor, onun yanına gidip görüş alanını denkleştirme arzusu doğuruyordu. Ve bu düşünceler uçup gidiyordu, yere konan güvercinlerle. Kırmızı renkli puset içinde ağlayan kırkını geçmiş çocuğunun ağlamasıyla ilgilenmeden sabah gezmesine çıkmış bir anne. Şu genç nesil annelerden; eğitmenlerin telkinlerine kulak asan ama annesini, tecrübeyi dinlemeyen, kendi ayakları üstünde durmayı başaran bir çocuk yetiştireceğim zihniyetine sahip annelerden. Neymiş efendim, çocuğunuz yanınızda uyumasın ki size bağımlı hale gelmesin. Çocuğunuz ağladığında onunla ilgilenmeyin, elbet susacaktır. İlgi göstermeniz çocuk da koşullanmaya neden olur aksi halde. Ağladım, annem baktı. Ağlarsam annem bakacak. Pavlov'un iti gibi olmasın diyemediği için "koşullanmasın"... Anne pusetin tutmacına gezerken telefonunu koyabilmesi için yer yaptırmış, Bir eli pusetin tutmacında diğeri telefonun üstünde, candy crush oynuyor. Altın gününde yüzüncü bölümü geçtim diyebilmesi lazım. Çocuğa bakıcı bakıyor zaten. Bir tek o bakıyor zaten. Kırkını yeni geçmiş bebekten kendi ayakları üstünde durmasını bekliyor anne. Ne anne ama? Kulağında kulaklık var annenin, son çıkan pop şarkıları dinliyor. "Mosmor kesildin n'oldu?" "Bağdat caddesinde seni buldum." "Sevaplar hep benim hep benim." Ve daha nicesi yüklü telefonda. Çocuğun ağlaması sadece etraftakileri rahatsız ediyor. İçinde pre-ex taşıyan ambulans gibi. İçindekinin haberi yok etrafında kopan yaygaradan, o gitmiş gidilecek yere. Bu annede öyle gitmemesi gereken bir yola çıkmış, kendine yakışmayan bir vasıf taşıyor, ama rahmi olan oluyor. Beş sene sonra aynı şekilde devam ederse takar tasmasını çocuğuna öyle gezdirir, elden tutmak da neymiş, böylece özgür bir birey yetiştirmiş oluyorsun.
Ben ise bir ceviz ağacının altında ölümü bekliyorum. Tatlı bir uyku bastırıyor, can sıkıntımı gidermek için girdiğim cevizin altında. Sıkıntımla birlikte giderim diye umuyordum ki başladı işte yüz metre koşusu. Patlak verdi işte hayat. Hayal kırıklıkları sessizdir. Cam kesiği gibi değildir onlar, sadece kestiği zaman yakmaz canını. Kağıt kesiği gibidir, elini çekersin ve ufak ufak yanar, için için yanar. Hiçbir izi yoktur. Yeni çıkacak sivilce gibi parmağın değdiğinde canını yakar sadece. Ama ne başı vardır ne de sonu. Kalp kırıkları ise kulakları patlatan şekildedir. Ama kırık göremezsin, gurur denilen bir örtü ile üstü kapatılır. Kilim altına süpürülür. Yerine depodan yenisi getirilir.
"Ayrılalım!" demişti işte. Burada. Teyzenin oturduğu güvercinleri etrafına topladığı bankta söylemişti bunu. Her şeyin başlangıcıydı halbuki orası. Kim düşünürdü? Yılanın kendi kuyruğunu yutması gibi, başlangıcı bitişi bir. Vasıfsızdı o zaman kadın, yanında başka bir erkek vardı. Arabasını kendi kullanabilen, boyutları kadından büyük bir erkekti. Kiloluydu o zamanlar. Mera yeri sanan genç gibi biz de yatmıştık aynı ağacın altında. Birbirimize sarılıp uyuyorduk orada. Rüzgar dağıtıyordu da saçını yüzüme getiriyordu. Kaderin onu bana getirdiği gibi kalbimin tam orta yerine koyuyordu. Akreple yelkovanın bir araya geldiği zaman gelirdik hep yan yana. O zamana kadar bacağımda toplanan kanlar onun gelmesi ile kalbime hücum ederdi. Bu yüzden, beni ayağımı sallarken görünce çok beklettiğini düşünüp üzülürdü. Oysa sadece o geldiğinde bayılmamak içindi. Gerçi her an baygındım, gözüm görmüyordu hiçbir şeyi, sadece aşıktım.
Kulaklarım işitmişti işte o büyük patlama sesini. O da duymuştu belki öncesinde. Yüz metrelik koşu değildi, bayrak yarışıydı belki de. Yarış çoktan başlamıştı da ben daha yeni koşmaya başlamıştım. Elime vermişti bayrağı, koşma sırası bendeydi. Önüme baktığımda kimseyi göremedim. Daha üç kişiye daha bayrağın aktarılması gerekiyordu ama önümde kimse yoktu. Geriye baktım... Geriye bakınca bunun bir maraton olduğuna kanaat getirdim. Kaç kilometre gelmiştim? Daha kaç kilometre gidecektim? Bilinmezlik ağır yük, atmak gerek üstünden.
Depodan yenisi gelir mi bilmem ama ben atmaya karar verdim...
Ben ise bir ceviz ağacının altında ölümü bekliyorum. Tatlı bir uyku bastırıyor, can sıkıntımı gidermek için girdiğim cevizin altında. Sıkıntımla birlikte giderim diye umuyordum ki başladı işte yüz metre koşusu. Patlak verdi işte hayat. Hayal kırıklıkları sessizdir. Cam kesiği gibi değildir onlar, sadece kestiği zaman yakmaz canını. Kağıt kesiği gibidir, elini çekersin ve ufak ufak yanar, için için yanar. Hiçbir izi yoktur. Yeni çıkacak sivilce gibi parmağın değdiğinde canını yakar sadece. Ama ne başı vardır ne de sonu. Kalp kırıkları ise kulakları patlatan şekildedir. Ama kırık göremezsin, gurur denilen bir örtü ile üstü kapatılır. Kilim altına süpürülür. Yerine depodan yenisi getirilir.
"Ayrılalım!" demişti işte. Burada. Teyzenin oturduğu güvercinleri etrafına topladığı bankta söylemişti bunu. Her şeyin başlangıcıydı halbuki orası. Kim düşünürdü? Yılanın kendi kuyruğunu yutması gibi, başlangıcı bitişi bir. Vasıfsızdı o zaman kadın, yanında başka bir erkek vardı. Arabasını kendi kullanabilen, boyutları kadından büyük bir erkekti. Kiloluydu o zamanlar. Mera yeri sanan genç gibi biz de yatmıştık aynı ağacın altında. Birbirimize sarılıp uyuyorduk orada. Rüzgar dağıtıyordu da saçını yüzüme getiriyordu. Kaderin onu bana getirdiği gibi kalbimin tam orta yerine koyuyordu. Akreple yelkovanın bir araya geldiği zaman gelirdik hep yan yana. O zamana kadar bacağımda toplanan kanlar onun gelmesi ile kalbime hücum ederdi. Bu yüzden, beni ayağımı sallarken görünce çok beklettiğini düşünüp üzülürdü. Oysa sadece o geldiğinde bayılmamak içindi. Gerçi her an baygındım, gözüm görmüyordu hiçbir şeyi, sadece aşıktım.
Kulaklarım işitmişti işte o büyük patlama sesini. O da duymuştu belki öncesinde. Yüz metrelik koşu değildi, bayrak yarışıydı belki de. Yarış çoktan başlamıştı da ben daha yeni koşmaya başlamıştım. Elime vermişti bayrağı, koşma sırası bendeydi. Önüme baktığımda kimseyi göremedim. Daha üç kişiye daha bayrağın aktarılması gerekiyordu ama önümde kimse yoktu. Geriye baktım... Geriye bakınca bunun bir maraton olduğuna kanaat getirdim. Kaç kilometre gelmiştim? Daha kaç kilometre gidecektim? Bilinmezlik ağır yük, atmak gerek üstünden.
Depodan yenisi gelir mi bilmem ama ben atmaya karar verdim...
16 Eylül 2016 Cuma
Ene Üridü Mır - Üçüncü Paket ve Duman olan Düşünceler
Sevmek sevilmek güzel şey de yalnızlık çok zor. Neyse hadi bu seferlik yalnızlığımla baş başa kalan ben olayım. Sevmek, sevilmek, sevişmek güzel şey ama yeterli midir bilemiyorum. Bazılarına göre sevgi her şeyi yener, sevginin önünde kimse duramaz. Bazıları ise boş bulur bunu. Boş bulanlardanım ben de. Sevgi öyle güçlü bir şey değil. Tek başına değil en azından. Onun bu gücü elde edebilmesi için mahalleden arkadaşlarını çağırması gerekir. Ama dünya o kadar hızlı hareket ediyor ki bizler yetişemezken ertesi gün aynı yere gelecek dünyaya o nasıl gidip de arkadaşlarını çağırsın. Müsaade var mı sanki?
Bugünün 52. sigarasını yakarken hissettiğim ve düşündüğüm şeyler bunlardan ibaret olsa keşke. Canlarımdan birinin ağzı açık kalmış da şunu söylemiş evvel zaman içinde: "Şerafettin ileriyi düşünen biri, ileriyi gören biri ama hipermetrop. Önünde olmayan taşın üstünden ilerisinde olduğu için atlayan biri. Önünde taş varken ilerisi düzlük olduğu için koşa koşa gidip yeri öpen biri. İleriyi düşünürken anı kaçırmasa başarılı olacak belki de." Şerafettin yani ben bunu seviyorum dediği gibi olmasa da. Aslında sadece taşa takılıyor, zıplıyor hopluyorum. İlerisi mi? Bir insan geri geri giderken önünü nasıl görebilir ki? Aslında önünü görür ama gördüğü gittiği yer olmaz. Neyse işte anladın sen.
51. sigaramda şunu düşünmüştüm. Sevmek sevilmek güzel şey ama seni sevenin kim olduğu tanımlıyor seni. Aynı şekilde senin sevdiklerinde bu şekilde tanımlıyor seni. Beni kimse sevmiyor değil, aksine çoğu insan sever beni. Bu daha korkutucu. Korkağın teki olmam ise bu durumun daha vahim bir hal almasına sebep oluyor.
53. sigaramı yakmayı düşünüyorum. Ama neredeyse üçüncü paketi bitireceğim bugün.
Yak anasını satayım.
Gurur demiştim geçen sefer. Anladım ki bunu garipsememin nedeni gurursuz olmam. Sevip sevmek sevişmek diyip durmamın asıl sebebini direkt söylemek isterdim ama alıştın sayılır artık yapamıyorum. Olmuyor. Kendimce bir yerlerden gelmeliyim oraya, sanki yazarken aklıma gelmiş gibi. Önceden düşünmemişim de yazmaya başlayınca: "Ya böyle de bir şey vardı" demişim gibi. Fark ettin mi noktalama işaretlerini kullanmaya özen gösteriyorum artık. Büyük ihtimalle yanlış. Ben ilkokula geri döneyim. Aslında çok da güzel olur biliyor musun? Ömrümden geçmemiş gibi olsa... Kim istemez ki? Ben mükemmel yaşadım diyebilen baba yiğit var mı?
Bal peteği projesi vardı mesela, bir kafede peydah oldu. Adamlar yaptı. Biz avucumuzu yaladık. Düşündüğün şeyi gerçekleştireceksin. Gururu bir kenara bırakacaksın, vaktini ayarlayacaksın, az uyuyacak, çok çalışacak ama düşünceni gerçekleştiremesen bile çabalayacaksın. Nasip değilmiş diyeceksin sadece. Nasibinse zaten o, senin için 3 kişilik otobüs bileti rezervasyonu yaptırılır. Nasibinse o pencereye çıkan teyzeye ev sorarsın, o bulur, anahtarı eline verir. Nasibinde değilse bomboş otobüse bilet bulamazsın. Nasibinde değilse emlakçı emlakçı gez ev bulamazsın. Nasibimizi hayırlı kılan Rabbime hamd olsun.
Yunus Emre gibi çıkar gidersin evinden yurdundan da aş aradığında senin adınla sofralar kurulur önünde. Evimden çıkarmayan, kovmayan anama babama selam olsun...
Bugünün 52. sigarasını yakarken hissettiğim ve düşündüğüm şeyler bunlardan ibaret olsa keşke. Canlarımdan birinin ağzı açık kalmış da şunu söylemiş evvel zaman içinde: "Şerafettin ileriyi düşünen biri, ileriyi gören biri ama hipermetrop. Önünde olmayan taşın üstünden ilerisinde olduğu için atlayan biri. Önünde taş varken ilerisi düzlük olduğu için koşa koşa gidip yeri öpen biri. İleriyi düşünürken anı kaçırmasa başarılı olacak belki de." Şerafettin yani ben bunu seviyorum dediği gibi olmasa da. Aslında sadece taşa takılıyor, zıplıyor hopluyorum. İlerisi mi? Bir insan geri geri giderken önünü nasıl görebilir ki? Aslında önünü görür ama gördüğü gittiği yer olmaz. Neyse işte anladın sen.
51. sigaramda şunu düşünmüştüm. Sevmek sevilmek güzel şey ama seni sevenin kim olduğu tanımlıyor seni. Aynı şekilde senin sevdiklerinde bu şekilde tanımlıyor seni. Beni kimse sevmiyor değil, aksine çoğu insan sever beni. Bu daha korkutucu. Korkağın teki olmam ise bu durumun daha vahim bir hal almasına sebep oluyor.
53. sigaramı yakmayı düşünüyorum. Ama neredeyse üçüncü paketi bitireceğim bugün.
Yak anasını satayım.
Gurur demiştim geçen sefer. Anladım ki bunu garipsememin nedeni gurursuz olmam. Sevip sevmek sevişmek diyip durmamın asıl sebebini direkt söylemek isterdim ama alıştın sayılır artık yapamıyorum. Olmuyor. Kendimce bir yerlerden gelmeliyim oraya, sanki yazarken aklıma gelmiş gibi. Önceden düşünmemişim de yazmaya başlayınca: "Ya böyle de bir şey vardı" demişim gibi. Fark ettin mi noktalama işaretlerini kullanmaya özen gösteriyorum artık. Büyük ihtimalle yanlış. Ben ilkokula geri döneyim. Aslında çok da güzel olur biliyor musun? Ömrümden geçmemiş gibi olsa... Kim istemez ki? Ben mükemmel yaşadım diyebilen baba yiğit var mı?
Bal peteği projesi vardı mesela, bir kafede peydah oldu. Adamlar yaptı. Biz avucumuzu yaladık. Düşündüğün şeyi gerçekleştireceksin. Gururu bir kenara bırakacaksın, vaktini ayarlayacaksın, az uyuyacak, çok çalışacak ama düşünceni gerçekleştiremesen bile çabalayacaksın. Nasip değilmiş diyeceksin sadece. Nasibinse zaten o, senin için 3 kişilik otobüs bileti rezervasyonu yaptırılır. Nasibinse o pencereye çıkan teyzeye ev sorarsın, o bulur, anahtarı eline verir. Nasibinde değilse bomboş otobüse bilet bulamazsın. Nasibinde değilse emlakçı emlakçı gez ev bulamazsın. Nasibimizi hayırlı kılan Rabbime hamd olsun.
Yunus Emre gibi çıkar gidersin evinden yurdundan da aş aradığında senin adınla sofralar kurulur önünde. Evimden çıkarmayan, kovmayan anama babama selam olsun...
2 Eylül 2016 Cuma
Ene Üridü Mır - Şeytanla Yapılamayan Pazarlık
Ademoğlu yaratıldığı zaman şeytan tükürür. Topraktan yaratılan ademoğlunun vücuduna değmesin diye bir çukur oluşur. Tükürüğü değmez şeytanın ama geçer tüm mel'unlukları. Ruh ve bedene karışır nefis. Kendini onların arasına saklar, onlara bulaşır, kirletir. Tertemiz doğar ademoğlu. Nur topu...
Ders: Dünya
Öğretmen içeri girer. Tüm öğrenciler tek bir hamle ile ayağa kalkar. Öğretmen "otur" der, yine tek seferde. Öğretmenin elinde bir kitap vardır. Öğrenciler merak içinde bakar o kitaba. Öğretmen bu kitabı okuyun der. Öğretmenin hocası da buyurmamış mı zaten: "İKRA". Kitabı okur öğrenciler. Kitapta; "Bu kitaptan sınav olacaksınız yazmakta. Sınavın size ne zaman geleceğini siz bilemezsiniz yazmakta." Öğrenciler öğretmene bakar. Kitap tek başına yeterli olur mu? Olsa açıköğretimin puanı tavan yapar. Al kitabı eline oku oku anla, soruların nereden çıkacağını bul, anla. O kadar kolaydı zaten. Öğretmen, nerede yürüyeceğini öğreten, yol gösteren değil mi? Öğrenciler aklı başında, öğrenmek isteyen, yol arayan, hasret ile yanan öğrenciler... Öğretmene bakar, sıkı sıkı sarılır, öğretmen de onlara yolu gösterir. Gerisini siz de biliyorsunuz zaten. Kimi sınavda çakar, kimi geçer, kimi 90 aldım diye ağlar, kimi 60 aldım diye sevinir. Öğretmenime selam olsun.
Sınav belli, konu belli, sorulacak yer belli, çalışılacak yer belli... Kirleten vardı ya hani, nefis. At çamuru ona. Kirli değil mi zaten? Besle kargayı oysun gözünü. Besle nefsi sıçsın ağzına. Ben de ise, besledim nefsi, sıçtım ağzıma... O kadar çok besledim ki ben oldu nefis. Ruhum sıkışıyor artık bedende. Beden isyanda kabul etmiyor, ya ruh gidecek ya nefis. Beslemeseydin o kadar diyor başka bir şey demiyor. Geçen sırf nefsini doyurmak için biber kavurmadın mı sevmediğin halde diye soruyor. Haklı adam. Dedim ya nefis oldu ben diye, ben diyor ki atalım artık bu ruh yükünü, atmazsak olmaz diyor. Kapının eşiğinde çok durma çarpılırsın derdi babaannem. Kapıya yakın durmamak lazım, çıkarılırsın. Allah çıkartmasın. Bir tek buna yetiyor zaten gücü ruhun. Bedenimin üzerinde kontrolü olmayan ruh, belki duyar diye dilimi kullanıyor. Kulak sağır, göz kör, dil lal... Ah keşke öyle olsa. Kulak sağır olsa da duymasam, göz kör olsa da görmesem, dil lal olsa da görmesem. Bak bu da ruhun son çırpınışları. Ruh yükü bir gün elbet kalkacak üstünden bedenin, ya vaktinde ya da vaktinden önce. Öyle olursa vahlar bana... Cenneti yukarıda, cehennemi toprağın altında hayal edenleri düşünerek bir yorum yapacak olsam bu duruma: uçan balona bağla bakalım bir taş, ya da suyun üstünde olması gereken insanın bacağına dök çimentoyu, sonu cehennemin dibi. Uçma kabiliyeti olan balonu daha da şişir ya da insana yüzmeyi öğret, sonu? yok, onun başlangıcı cennet. Yük olan ruhla, yükü olan ruhla nereye gideceksin sanıyorsun? "Oh bu çok nefis" diyerek nefsi daha ne kadar besleyeceksin?
Ne yazacaktım ne yazdım yine. Gururu soracaktım ben size. Niye var mesela? Bağlaç olan -de'yi bulmak için cümleden çıkarınca anlamı yitirmemesi gerekiyor ya gururu çıkarttığında daha anlamlı olmaz mı mesela insan? Nefis işte, diye düşündüm yazarken. Öyle olacak ki böyle zırvaladım zaten. Gurur olmasa mesela, ayaklar altına alınacak bir şey de olmaz, kimse için de bir problem oluşturmaz. Ben böyle düşünüyorum en azından. Bir şey daha düşünmüştüm geçenlerde; Ne oldum değil ne olacağım diyeceksin sözü eksik bence. Ben de bir fazlalık bir eksiklik, kafi gelmiyor hiçbir şey. Neydim de demeli insan. Neydim? Ne oldum? Ne olacağım? Neydimi biliyorum, Allah unutturmasın, size bir sır vereyim ne olacağımı da biliyorum da ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum. Bu haldeyken olacağımı olabilir miyim onu da bilmiyorum. Gurur değil miydi az önceki? Yazdıktan sonra fark ettim. Kim ne olacağını bilebilir ki? Olabilecek kadar var olup olmayacağım belli değil, bunu paylaşabileceğim bile belli değil, onu geçtim iç çektiğimde, çektiğimi bırakabileceğim belli değil. Ne bu büyüklük taslama? Kimsin ki sen? Gerçekten kimim?
Gurur bence bedenin içinde şekillenmiş nefsin on parmağından biri sadece. Kütahya'da çobanın biri 200.000 doları polise teslim etmiş. Ne kadar bulduğu şüpheli? Günahını almak için değil, empati yaptığımda aklıma gelen bundan başkası olmuyor. Akşam sofrasında konuştuk. Babama dedim 200.000 teslim etmiştir, ne kadar buldu gerçekte? Sen olsan vermez misin diye sordu. Şeytanla oturup bir pazarlık ederim diye düşündüm. Ama gelmezdi. Ne yapsın beni şeytan? Teslim etmiş nefse beni, sizin peşinizde...
Bu da size hediyem...
26 Ağustos 2016 Cuma
Ene Üridü Mır - Kaşarlı Tostun Dostluğu Acıtana Kadar
Tek başına yemek yedin mi? Yemek dedin mi? Ah keşke görsen yüzümdeki aşağılayıcı gülümsemeyi. Ben bile tiksindim kendimden. Yalnızlıktan çok korkuyorum ben mesela, tost. Yalnız kalmaktan o kadar korkardım ki çocukken annemin pilav üstü kurusu olsun, pilav üstü bezelye yemeği olsun, nohutlu pilavı olsun hepsinde kaşığımda mutlaka pirinç ve garnitürü olacak şekilde alırdım. Yalnız bırakamazdım onları bile, en son kaşıkta sadece pirinç kaldıysa bir tabak daha isterdim. Tıka basa tok olsam da isterdim o ikinci tabağı. Bu sefer olacak derdim. Bu sefer yalnız kalmayacaklar ben gibi derdim. Hiç sadece kaşarlı tost yemedim, tost. Mutlaka kaşarın sarılacağı, aşkın ateşinde eriyip ayırmaya çalışanlara ayak direteceği bir yiyecek isterdim tostun arasında. Çok zehirlendim, tost. Sucuklar, pastırmalar hep bozdu midemi. Çok tost kazığı yedim, evet.
Her çocuk görmüştür belki. Bilmiyorum. Ben çok gördüm. Seslenişlerime cevap alamadığım, koştuklarımın bir yere varmadığı, uzun koridorların uzadığı çok rüya görmüşümdür. Elimin bırakıldığını çok görmüşümdür. Yalnız kalışım çok olmuştur. Rüyalar, bilinçaltında depolanan korkuların su üstüne çıkışı. Evet, boğulmuş insanların cesetleri gibi hepsi bir bir yükseldi suyun üstünde. Dünyanın yüzde kaçı su? Rakamla %70, yazıyla yüzde yetmemiş. Yetmiyor insanoğluna, açgözlülük diz boyu, insanlar parmak arasından fırlamış, hepsi diz altı eteklerde boğulmuş. Neyse dur bunu akşam yemekte konuşuruz, tost. Dünyanın %70 i su ise zirvedekiler hep ceset.
Üjen ve Hokan... Bu iki ismi sakın unutma tost. Sen gibi onlar da beni dinlemeye mahkum edildi. Ben onları azat ettim ya da dağa kaçtı, belki de yandı bitti kül oldu. Benimle olmaya, yalnızlığımı gidermek için, yalnızlığımın bana dayanamaması sonucunda kendisi tarafında icat edilmiş varlıklardı. Hayal ürünü değillerdi. "Bu hayattaki karakterler tamamıyla hayal ürünüdür." Öyle değil işte. Gerçi onlar da gitti, yalnızlığımla yine kalmıştım baş başa. Japon yapıştırıcısı ile yok,yok, bildiğin siyam ikiziydik ya da ben onda bir parazit. Herkeste olduğum gibi...
Yalnızlığım bir zaman sonra dile geldi; Hadi yer değiştirelim. Dedim kendi kendime; ne kadar kötü olabilir ki? Yalnız kalmak yerine yalnız olacaktım. Aslında gayet güzel bir şey, tabii ben konuya dahil olana kadar. Hak verdim. Ben bile benim yerime geçen yalnızlığıma dayanamadım. Sorun bende mi diye düşündüğümde, evet bendeydi. Ama yalnızlığın yerine geçtiği bendeydi, daha doğrusu yalnızlığa yerini bırakan bendeydi. BENDEYDİ YANİ. Neyse sen de bırakacaksın zaten birazdan, tost.
Yine asıl söyleyeceklerimi söyleyemedim be tost. Kalbim acımaya başladı yine. Dizlerim tutmamaya, göğsüm sıkışmaya, gözlerim dolmaya başladı. Soluğumu içime çektiğimde başka bir soluğa daha olan açlığımı hissediyorum.Sigaramı yaktığımda yangınlar içinde olan kendimi görüyorum. Her şeye kafa çevirip duvara diktiğimde gözlerimi içinde olmayanı görüyorum. Kalbimin atışını hissettiğimde nerede olduğunu merak ediyorum. Belki bir haremde, belki bir haramda, belki bir çöpte ya da sarayda, belki onun elinde ya da ayaklarının altında, belki hala yerinde ya da olması gereken yerde.
Her çocuk görmüştür belki. Bilmiyorum. Ben çok gördüm. Seslenişlerime cevap alamadığım, koştuklarımın bir yere varmadığı, uzun koridorların uzadığı çok rüya görmüşümdür. Elimin bırakıldığını çok görmüşümdür. Yalnız kalışım çok olmuştur. Rüyalar, bilinçaltında depolanan korkuların su üstüne çıkışı. Evet, boğulmuş insanların cesetleri gibi hepsi bir bir yükseldi suyun üstünde. Dünyanın yüzde kaçı su? Rakamla %70, yazıyla yüzde yetmemiş. Yetmiyor insanoğluna, açgözlülük diz boyu, insanlar parmak arasından fırlamış, hepsi diz altı eteklerde boğulmuş. Neyse dur bunu akşam yemekte konuşuruz, tost. Dünyanın %70 i su ise zirvedekiler hep ceset.
Üjen ve Hokan... Bu iki ismi sakın unutma tost. Sen gibi onlar da beni dinlemeye mahkum edildi. Ben onları azat ettim ya da dağa kaçtı, belki de yandı bitti kül oldu. Benimle olmaya, yalnızlığımı gidermek için, yalnızlığımın bana dayanamaması sonucunda kendisi tarafında icat edilmiş varlıklardı. Hayal ürünü değillerdi. "Bu hayattaki karakterler tamamıyla hayal ürünüdür." Öyle değil işte. Gerçi onlar da gitti, yalnızlığımla yine kalmıştım baş başa. Japon yapıştırıcısı ile yok,yok, bildiğin siyam ikiziydik ya da ben onda bir parazit. Herkeste olduğum gibi...
Yalnızlığım bir zaman sonra dile geldi; Hadi yer değiştirelim. Dedim kendi kendime; ne kadar kötü olabilir ki? Yalnız kalmak yerine yalnız olacaktım. Aslında gayet güzel bir şey, tabii ben konuya dahil olana kadar. Hak verdim. Ben bile benim yerime geçen yalnızlığıma dayanamadım. Sorun bende mi diye düşündüğümde, evet bendeydi. Ama yalnızlığın yerine geçtiği bendeydi, daha doğrusu yalnızlığa yerini bırakan bendeydi. BENDEYDİ YANİ. Neyse sen de bırakacaksın zaten birazdan, tost.
Yine asıl söyleyeceklerimi söyleyemedim be tost. Kalbim acımaya başladı yine. Dizlerim tutmamaya, göğsüm sıkışmaya, gözlerim dolmaya başladı. Soluğumu içime çektiğimde başka bir soluğa daha olan açlığımı hissediyorum.Sigaramı yaktığımda yangınlar içinde olan kendimi görüyorum. Her şeye kafa çevirip duvara diktiğimde gözlerimi içinde olmayanı görüyorum. Kalbimin atışını hissettiğimde nerede olduğunu merak ediyorum. Belki bir haremde, belki bir haramda, belki bir çöpte ya da sarayda, belki onun elinde ya da ayaklarının altında, belki hala yerinde ya da olması gereken yerde.
21 Ağustos 2016 Pazar
Ene Üridü Mır - Köstürmek
Hayatta önüne geleni sikeceksin, sikemediğini de siktir edeceksin. Basit. Net. Keşke bunu yazabildiğim ya da diyebildiğim kadar gerçekten düşünebiliyor yada uygulayabiliyor olsam. Tek derdi yattığı yatağın rahat olmaması olan insanlar var. (Bkz: ben) Ama öyle demeyin, insanın yattığı yer rahat olacak. Bir deyiş okumuştum geçenlerde, insan kafasını yastığa değil bir şeye koyacak bişi bişi. Keşke bir daha okusaymışım. Hiç hatırlamadım. Aşık olduğum yazarlardandır stephen king. Üretkenliği, bilgi birikimi dikkatimi çekmiştir çocukluğumdan beri. Onun kitabında katil öyle diyordu: "Canın yandığı sürece uyuyamazsın, bir gün acı geçer, sen uyursun. Ama can yaktıysan o hiçbir zaman geçmez, uyku tutturamazsın." Yatağa sadece uyuyacağınız zaman girin. Uyku bozukluklarında görmüştüm galiba. Yatmadan önce yemek yemeyin, sigara içmeyin, televizyon olmasın odada, vs. Uyumam gereken zaman giriyorum, kalkmam gereken saatte çıkıyorum. Arada geçen sürenin her bir saniyesinde yatağın tüm yaylarını sırtımda, kalçamda, kolumun altında, böğrümde hissediyorum. Can yakan adam diyor, can yaktıysan ağzına sıçtın geçmiş olsun. Ölü gibi uyuyor dediklerinden biriyle paylaşıyorum odamı. Şahıs daha kafasını yastığa koymadan uyusa keşke, yastığı düşünse uyuyor. Biyolojik saatine mükemmel şekilde uyan gamsız adamın teki. Umursamaz üşengeç olarak kendimi görüyorum, bir başkasını görmem mümkün değil, kaplamışım oradaki tüm alanı. Ben uyuyamıyorum ama.
Ben -mayanları çok seviyorum. Olmayanları, yapılmayanları, söylenmayanları, bahsi geçmayanları düşünüyorum hep. Yeni yeni tanışıyoruz kendimle. Yıllarca söylediğim yalan ya da gerçek; "kucağımda maskeler." Ben gerçek olduğuna inanıyorum artık. Hala yalan diyebiliyorum çünkü şüphelerim devam ediyor. En azından artık inanmak istiyorum böyle olduğuna demiyorum. Bu bile büyük başarı aslında bakarsan. Geçen gördüm, iki tane şubat darbesinin arkasından çatlayanlar, gevşeyenler, yıkılanlar, molozlar arasında gördüm kendimi, yüzünü beyaz bir şey kaplamış, yok toz toprak değil, operanın hayaletindeki maske gibi, kırılmış, dökülmüş, bir parçasından canı yandığı halde gülen gerçeği gördüm. İnsanın kendi doğruları vardır ya, prensipleri, geçmeyeceği çizgileri, aşmayacağı sınırları, üstüne dikenli teller döşediği duvarları vardır ya onlar holografi ise? Riya! Riya o olmuyor mu? Geçen dokunamadım işte kendime. Aynada kendine bakarken bile dokunabiliyorsun. Hayalet gibi kalıyorsun diğer türlü.
Çocukken yatağıma yattığım zaman yapmayı sevdiğim bir şey vardı. Biraz sapkınca aslına bakarsan, ya da durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya seriyor. Yatakta kıvrılırdım, cenin pozisyonu dedikleri halin sınırlarını zorlardım, imkanım olsa zigota dönerim, o şekilde yatar; "şu kadarcık alan kaplıyorum, şu yatak kırılsa üzülürler, beni kırmaya yerinmiyorlar." derdim uyuyuncaya kadar bunu düşünür öyle dalardım uykuya. Yine denedim öyle demeyi, eşşek kadar herif oldun yaptığın şeye bak dedim, kalktım kendime bir kahve yaptım ve yazmaya başladım.
Çocukların damak tadı onu besleyenler ne verirse o. Bunda hem fikiriz. Büyüdükçe kendisinin keşfettikleri var bir de, karakteri denilebilir aslında. Karides belli bir yaşıma kadar yemedim, yediğimde az kalsın kusuyordum. Lezzeti gerçekten çok hoşuma gitmişti, Keşke yiyebilsem, ama her çiğnediğimde aklıma karidesin o ince uzun uzantıları geliyor aklıma. Çocukları neyle beslersen onu yemek isterler, kimse boşuna demiyor "ah anneciğimin yemekleri" diye. Annen dünya markası şef sanki itoğlu it. Ama öyle değil işte, anası patates haşlamış koymuş önüne, yemiş bu da, yemek buldun ye dayak buldun kaç. Damak o patates haşlamasını arıyor. Ben eşime derim o cesareti buluyorum şu anda ama bekara karı boşamak kolay, annem gibi yemek yapamayacaksan hiç girme mutfağa. Bir türlü diyemedim asıl meseleyi. Çocuğu neyle beslersen öyle olur. Sevgi, saygı, nefret, kin, kıskançlık... Hangisini koydun önüne? Hangisini sakındın? Kendime gaddarca yaklaşan biri olarak, ben önüme konandan yememişim. Et pilav, et pilav diye mutfağın eşiğinde ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Annem buhara pilavı yapmıştı, kuş başı et, havuç, pirinç pilavı, bu değil diye daha fazla ağlamıştım. Ne istediğini bilmiyormuşum. Hala öyle gerçi.
Başlık niye köstürmek ona da gelmek istiyorum, bir anlamı olmayabilir, tdk ya bakmak lazım. Ben bakarım birazdan. köstürmek: fahiş fiyata satmak, kakalamak, kazıklamak anlamında kullanılan bir sözcük. demiş ekşi sözlükte şahsiyet. Aslında iyi denk gelmiş. Ben de size kakalamıyor muyum bu yazdıklarımı zaten. Oda mı paylaştığım şahıs uyuyordu bunu yazarken, "köstürmedim, valla köstürmedim" diye sayıkladıktan sonra 2. uykusuna geçti.
Yatağı rahat olanlara selam olsun...
Ben -mayanları çok seviyorum. Olmayanları, yapılmayanları, söylenmayanları, bahsi geçmayanları düşünüyorum hep. Yeni yeni tanışıyoruz kendimle. Yıllarca söylediğim yalan ya da gerçek; "kucağımda maskeler." Ben gerçek olduğuna inanıyorum artık. Hala yalan diyebiliyorum çünkü şüphelerim devam ediyor. En azından artık inanmak istiyorum böyle olduğuna demiyorum. Bu bile büyük başarı aslında bakarsan. Geçen gördüm, iki tane şubat darbesinin arkasından çatlayanlar, gevşeyenler, yıkılanlar, molozlar arasında gördüm kendimi, yüzünü beyaz bir şey kaplamış, yok toz toprak değil, operanın hayaletindeki maske gibi, kırılmış, dökülmüş, bir parçasından canı yandığı halde gülen gerçeği gördüm. İnsanın kendi doğruları vardır ya, prensipleri, geçmeyeceği çizgileri, aşmayacağı sınırları, üstüne dikenli teller döşediği duvarları vardır ya onlar holografi ise? Riya! Riya o olmuyor mu? Geçen dokunamadım işte kendime. Aynada kendine bakarken bile dokunabiliyorsun. Hayalet gibi kalıyorsun diğer türlü.
Çocukken yatağıma yattığım zaman yapmayı sevdiğim bir şey vardı. Biraz sapkınca aslına bakarsan, ya da durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya seriyor. Yatakta kıvrılırdım, cenin pozisyonu dedikleri halin sınırlarını zorlardım, imkanım olsa zigota dönerim, o şekilde yatar; "şu kadarcık alan kaplıyorum, şu yatak kırılsa üzülürler, beni kırmaya yerinmiyorlar." derdim uyuyuncaya kadar bunu düşünür öyle dalardım uykuya. Yine denedim öyle demeyi, eşşek kadar herif oldun yaptığın şeye bak dedim, kalktım kendime bir kahve yaptım ve yazmaya başladım.
Çocukların damak tadı onu besleyenler ne verirse o. Bunda hem fikiriz. Büyüdükçe kendisinin keşfettikleri var bir de, karakteri denilebilir aslında. Karides belli bir yaşıma kadar yemedim, yediğimde az kalsın kusuyordum. Lezzeti gerçekten çok hoşuma gitmişti, Keşke yiyebilsem, ama her çiğnediğimde aklıma karidesin o ince uzun uzantıları geliyor aklıma. Çocukları neyle beslersen onu yemek isterler, kimse boşuna demiyor "ah anneciğimin yemekleri" diye. Annen dünya markası şef sanki itoğlu it. Ama öyle değil işte, anası patates haşlamış koymuş önüne, yemiş bu da, yemek buldun ye dayak buldun kaç. Damak o patates haşlamasını arıyor. Ben eşime derim o cesareti buluyorum şu anda ama bekara karı boşamak kolay, annem gibi yemek yapamayacaksan hiç girme mutfağa. Bir türlü diyemedim asıl meseleyi. Çocuğu neyle beslersen öyle olur. Sevgi, saygı, nefret, kin, kıskançlık... Hangisini koydun önüne? Hangisini sakındın? Kendime gaddarca yaklaşan biri olarak, ben önüme konandan yememişim. Et pilav, et pilav diye mutfağın eşiğinde ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Annem buhara pilavı yapmıştı, kuş başı et, havuç, pirinç pilavı, bu değil diye daha fazla ağlamıştım. Ne istediğini bilmiyormuşum. Hala öyle gerçi.
Başlık niye köstürmek ona da gelmek istiyorum, bir anlamı olmayabilir, tdk ya bakmak lazım. Ben bakarım birazdan. köstürmek: fahiş fiyata satmak, kakalamak, kazıklamak anlamında kullanılan bir sözcük. demiş ekşi sözlükte şahsiyet. Aslında iyi denk gelmiş. Ben de size kakalamıyor muyum bu yazdıklarımı zaten. Oda mı paylaştığım şahıs uyuyordu bunu yazarken, "köstürmedim, valla köstürmedim" diye sayıkladıktan sonra 2. uykusuna geçti.
Yatağı rahat olanlara selam olsun...
14 Ağustos 2016 Pazar
Peynir Gemisi
Gemici düğümü attı korkudan titreyen dişine. İpin diğer ucunu kapıya bağladı. Hafifçe yokladı acaba ip gelecek mi diye. "Fare mi yedi senin dişlerini" diyen teyze haklı çıkmıştı. Ağzının görünmeyen izbe yerlerinde fareler cirit atıyordu. Dolguları rögar kapakları gibi açıp içine saklanıyorlar, apse yapan dişe pense gibi yapışmaktan geri durmuyorlardı. Küçük siyah lekeler ve "geliyooor.". Çürüyen dişleri, kocaman binaların ağaç gibi devrilmesi.
Fareleri avlasın diye horoz şekerlerini kümeslerinden salıverdi. Dört bucak kovaladılar. Kaçarken bazılarının kuyrukları çürük dişlere takıldı. Orada sallanıp kaldılar. Güverteyi silecek miço kalmayınca fareler de terk etti, ilk kaptanın terk ettiği gemiyi. Her yerde kuyruklar. Maaş, pide, şeker...
Şeker kuyruklarında demişti konuşurken dişleri ağzından dışarı fırlayan teyze. Tüküre tüküre kendi çocuklarını, kazandıkları başarıları, nasıl birer birer evlenip gittiklerini, gelinlerin onlara nasıl eziyet ettiğini, büyüdüğün de aynı şeyin onun annesinin başına geleceğini anlattı durdu. Teyzeye dönüp "fare zehri" dedi. "Anneme fare zehirli kek yaptırmalıyım.". Göbeğini ovalarken ağzından akan suyu toparlamaya çalıştı. Geç kalmıştı artık. Ama yere düşmedi salyası. Göbeğinin üstüne düştü. Mavi gömleğinin üstünde küçük bir koyu renk oluşmuştu. Açık denizde yüzen bir balina gibi duruyordu.
Fareleri avlasın diye horoz şekerlerini kümeslerinden salıverdi. Dört bucak kovaladılar. Kaçarken bazılarının kuyrukları çürük dişlere takıldı. Orada sallanıp kaldılar. Güverteyi silecek miço kalmayınca fareler de terk etti, ilk kaptanın terk ettiği gemiyi. Her yerde kuyruklar. Maaş, pide, şeker...
Şeker kuyruklarında demişti konuşurken dişleri ağzından dışarı fırlayan teyze. Tüküre tüküre kendi çocuklarını, kazandıkları başarıları, nasıl birer birer evlenip gittiklerini, gelinlerin onlara nasıl eziyet ettiğini, büyüdüğün de aynı şeyin onun annesinin başına geleceğini anlattı durdu. Teyzeye dönüp "fare zehri" dedi. "Anneme fare zehirli kek yaptırmalıyım.". Göbeğini ovalarken ağzından akan suyu toparlamaya çalıştı. Geç kalmıştı artık. Ama yere düşmedi salyası. Göbeğinin üstüne düştü. Mavi gömleğinin üstünde küçük bir koyu renk oluşmuştu. Açık denizde yüzen bir balina gibi duruyordu.
Gömleğini çıkarıp haritanın izini sürmeye başladı. Dürbünü uzattı, gözetleme kulesinden gömünün bulunduğu adaya kadar. Tayfası olmayan savunmasız bir gemi. Karşısında hazinenin sahibi korsanlar. Birden patlayan şeker taarruzu başladı. Sular fokurduyordu. Yelkenler birbirine yapıştı. Dalgalarla bir sağa bir sola sürüklendi. hiçbir yere varamayacak gibi.
Durdu ve emrini verdi: "İskele alabanda!". Kaptan da oydu, tayfa da. Birbirine dolanmış halatları yelkenleri görünce çıldıracakmış gibi oldu. Baktı ki bir zamanlar farelerin yolculuk ettiği peynir gemisi lafla yürümüyordu. Kapıyı sertçe vurarak odasına girdi. Ağzındaki son diş de yere düştü.
Durdu ve emrini verdi: "İskele alabanda!". Kaptan da oydu, tayfa da. Birbirine dolanmış halatları yelkenleri görünce çıldıracakmış gibi oldu. Baktı ki bir zamanlar farelerin yolculuk ettiği peynir gemisi lafla yürümüyordu. Kapıyı sertçe vurarak odasına girdi. Ağzındaki son diş de yere düştü.
13 Ağustos 2016 Cumartesi
Ene Üridü Mır - Torpilli Şerefsiz
Bismillahirrahmanirrahim
Kalbi boş olanın kalbine giren çıkan belli değil. Ne saray var, ne bir yurt, ne bir köy kasaba... Kapısız köy dedikleri şey işte, o..... misali. Kapı koymak büyük mesele. Her gönüle nasip olacak bir iş değil. Kimine nasip olmaz, kimi ise doğuştan şanslı. İnsanlar bir yerlere gelmek için tırnakları ile kazıyanlar ve torpilliler olarak ayrılabilir. Çoğu insan torpilli insanlardan nefret eder. Bazı noktalarda insanın torpile ihtiyacı var. Mesela ingiliz kraliyet ailesinde doğan biri doğuştan torpilli, yada rakıfella soyismini taşıdığında torpil veren sen oluyorsun. Tırnaklarını değil kollarını kaybetsende kazırken yine de gelemezsin o noktaya. Tabii yersen. Kimi dediğim gibi çok şanslı. Kimi ise doğduğu yer için şükretmeli.
Kalbe kapı koymakla iş bitse keşke. Öğrenci evine döndüyse vay halime. Gerçi nasıl bir şeydir hiç şahit olmadım. Çalarak giriyorlar içeri belli ki. Kalbimi çaldın diyorlar ya hani, o öyle değil. Kapıyı tıklatıyorlar, bazen tıklatmaya bile gerek yok kapının önünde dikil otomatik kapı gibi çarpıyor adama. Kapıyı açan sen içeri buyur eden sen. önceden yazdığım bir yazı vardı, o geldi bak şimdi aklıma. Evine kimi aldığını seçtiğin gibi seçmiyor insan gönlüne aldığını. Allah bir kapıyı kapar başka bir kapı açar. İnsan da yapıyor bunu, insanla denkleştirmek gibi bir durum söz konusu bile olamaz haşa. Bir kapıyı kapıyor bir başkasını açıyor, orospudan otostopçuya dönüyor. Bir bulmaca var ya kelimede harf değiştire değiştire hedefe gidiyor, onun gibi.
Kalbe köşk yapıp, kimi oturttuğun... Bir yuva kurdun, kurdum. Huzuru arıyor insan o zaman da. "ignorance is bliss" var ya hani, aradıkça ne bok yediğini daha da fark ediyorsun. Her geçen gün kendine lanet ediyorsun, oturana lanet ediyorsun, onu oturttuğun güne lanet ediyorsun. Ne huzur kalıyor, ne sevgi. e, kalmayınca bir şey basıyorsun siktiri. Oturana değil, kendine. Sen aldın içeri sen yaptın baş tacı, sen yaptın onu... Kendinle savaşıyorsun, yıllarca beraber yaşadığın insandan ertesi gün ayrıldığında unutuyorsun. Nerede başladı? ne zaman başladı? Niye başladı? Nerelere gittik? Ne yaptık? KİMDİ?
Kalbini kapatıyorsun... Kaldın mı başbaşa kendinle, hoş geldin. Başta terbiyemi korumaya çalıştığım gibi, ki onda da pek başarılı olduğum söylenemez, korumayacağım. Küfüründe adabı var, mesela belden yukarı küfredilmez. Ama ağzıma sıçtım... Edeb mi kaldı da adabı hatırımıza getireyim. "Başını duvarlara çok vuracaksın." ..caksın? Kendime yaptığım, yıllarca dişimi tırnağıma takıp yaptığım tüm duvarlar tek seferde yerle bir oldum. Sanki karımı aldatıyorum da aldattığım evin duvarları çöküyor, o sırada da yoldan bizim hanım geçiyor. Çırılçıplak karşısında kalıyorsun. Tek başına kalsan tamam da az önce bir başkasıylaydın. Savunmasız, çaresiz, suçlu, her türlü saldırıya açık kalıyorsun. Gözünden akarsa bir damla yaş akıyor, akmazsa beyninden bir çivi gevşiyor. Bazısı ise çok şanslı, ağlamasa da çivi yerinden oynamıyor. YOK Kİ. Kendi kendine kalmak çok kötü. İnsanın gözü hep dışarda, dışarıdayken de bir başkasında, onu inceler halde. Odam ve çalışma masam olmadığı için annemin tuvalet masasında ders çalışırdım. Karşımda ayna, annem uzun süre ders çalışmama izin vermezdi, kızardım. "Aynaya çok bakılmaz." O öyle değilmiş anne. Kendine çok bakılmaz, delirirsin.
Beşer şaşar tek şaşmaz Allah. Annen dövüp, ağlarken nasıl "anne" diyorsan öyle sarılmalı. Babamın mantığını seviyorum, artık kendi mantığım olarak da kabul ediyorum. Ayağın taşa takıldıysa, taşı koyana değil, taşa değil, ayağına kız, taşı görmeyen gözüne kız, bir karış havadaki aklına kız.
Kalbe mi noldu? Kalp yok. Dereyi görmüşsün, deryayı görmüşsün, bir bardak suya mı tamah edeceksin. At elindekini, ama kaybetme attığını. Ararsan bulamazsın ama bulanlar arayanlardır, buldum diye refaha erme, kaybedersen bir daha bulamazsın.
Kalbi boş olanın kalbine giren çıkan belli değil. Ne saray var, ne bir yurt, ne bir köy kasaba... Kapısız köy dedikleri şey işte, o..... misali. Kapı koymak büyük mesele. Her gönüle nasip olacak bir iş değil. Kimine nasip olmaz, kimi ise doğuştan şanslı. İnsanlar bir yerlere gelmek için tırnakları ile kazıyanlar ve torpilliler olarak ayrılabilir. Çoğu insan torpilli insanlardan nefret eder. Bazı noktalarda insanın torpile ihtiyacı var. Mesela ingiliz kraliyet ailesinde doğan biri doğuştan torpilli, yada rakıfella soyismini taşıdığında torpil veren sen oluyorsun. Tırnaklarını değil kollarını kaybetsende kazırken yine de gelemezsin o noktaya. Tabii yersen. Kimi dediğim gibi çok şanslı. Kimi ise doğduğu yer için şükretmeli.
Kalbe kapı koymakla iş bitse keşke. Öğrenci evine döndüyse vay halime. Gerçi nasıl bir şeydir hiç şahit olmadım. Çalarak giriyorlar içeri belli ki. Kalbimi çaldın diyorlar ya hani, o öyle değil. Kapıyı tıklatıyorlar, bazen tıklatmaya bile gerek yok kapının önünde dikil otomatik kapı gibi çarpıyor adama. Kapıyı açan sen içeri buyur eden sen. önceden yazdığım bir yazı vardı, o geldi bak şimdi aklıma. Evine kimi aldığını seçtiğin gibi seçmiyor insan gönlüne aldığını. Allah bir kapıyı kapar başka bir kapı açar. İnsan da yapıyor bunu, insanla denkleştirmek gibi bir durum söz konusu bile olamaz haşa. Bir kapıyı kapıyor bir başkasını açıyor, orospudan otostopçuya dönüyor. Bir bulmaca var ya kelimede harf değiştire değiştire hedefe gidiyor, onun gibi.
Kalbe köşk yapıp, kimi oturttuğun... Bir yuva kurdun, kurdum. Huzuru arıyor insan o zaman da. "ignorance is bliss" var ya hani, aradıkça ne bok yediğini daha da fark ediyorsun. Her geçen gün kendine lanet ediyorsun, oturana lanet ediyorsun, onu oturttuğun güne lanet ediyorsun. Ne huzur kalıyor, ne sevgi. e, kalmayınca bir şey basıyorsun siktiri. Oturana değil, kendine. Sen aldın içeri sen yaptın baş tacı, sen yaptın onu... Kendinle savaşıyorsun, yıllarca beraber yaşadığın insandan ertesi gün ayrıldığında unutuyorsun. Nerede başladı? ne zaman başladı? Niye başladı? Nerelere gittik? Ne yaptık? KİMDİ?
Kalbini kapatıyorsun... Kaldın mı başbaşa kendinle, hoş geldin. Başta terbiyemi korumaya çalıştığım gibi, ki onda da pek başarılı olduğum söylenemez, korumayacağım. Küfüründe adabı var, mesela belden yukarı küfredilmez. Ama ağzıma sıçtım... Edeb mi kaldı da adabı hatırımıza getireyim. "Başını duvarlara çok vuracaksın." ..caksın? Kendime yaptığım, yıllarca dişimi tırnağıma takıp yaptığım tüm duvarlar tek seferde yerle bir oldum. Sanki karımı aldatıyorum da aldattığım evin duvarları çöküyor, o sırada da yoldan bizim hanım geçiyor. Çırılçıplak karşısında kalıyorsun. Tek başına kalsan tamam da az önce bir başkasıylaydın. Savunmasız, çaresiz, suçlu, her türlü saldırıya açık kalıyorsun. Gözünden akarsa bir damla yaş akıyor, akmazsa beyninden bir çivi gevşiyor. Bazısı ise çok şanslı, ağlamasa da çivi yerinden oynamıyor. YOK Kİ. Kendi kendine kalmak çok kötü. İnsanın gözü hep dışarda, dışarıdayken de bir başkasında, onu inceler halde. Odam ve çalışma masam olmadığı için annemin tuvalet masasında ders çalışırdım. Karşımda ayna, annem uzun süre ders çalışmama izin vermezdi, kızardım. "Aynaya çok bakılmaz." O öyle değilmiş anne. Kendine çok bakılmaz, delirirsin.
Beşer şaşar tek şaşmaz Allah. Annen dövüp, ağlarken nasıl "anne" diyorsan öyle sarılmalı. Babamın mantığını seviyorum, artık kendi mantığım olarak da kabul ediyorum. Ayağın taşa takıldıysa, taşı koyana değil, taşa değil, ayağına kız, taşı görmeyen gözüne kız, bir karış havadaki aklına kız.
Kalbe mi noldu? Kalp yok. Dereyi görmüşsün, deryayı görmüşsün, bir bardak suya mı tamah edeceksin. At elindekini, ama kaybetme attığını. Ararsan bulamazsın ama bulanlar arayanlardır, buldum diye refaha erme, kaybedersen bir daha bulamazsın.
11 Ağustos 2016 Perşembe
Ene Üridü Mır - Giriş Gelişme Sonuç
Konuşmaktan aciz biri olarak yazmayı seviyor olmam benim
suçum değil. Beni bu hale getirenlerin, beni dinlerken “e, yani?” sorularını
soranları sorgulamalı. İnsanlar giriş gelişme kısmını sadece sonuç için
dinliyor. Hâlbuki asıl hikâye orası değil mi? Hikayedeki kahramanın sonuca
gelinceye kadar yaptıkları, tecrübe ettikleri, pişmanlıkları, hataları,
doğruları değil mi hikayeyi satan?
Kahramanımız basit bir ailenin vasat oğlu. Ve hikayenin
sonunda ölüyor. Sizin için önemli kısmını anlattım işte sadece. Ne yaptı bu
herif hayatı boyunca? Tanrı bile sorgularken, siz bu adamın yaptıklarını hiçe
sayar gibi “e, yani?” sorusuna takılıyorsunuz. Acı verici, hem kahraman için
hem de yazan, anlatan için.
Gelişme kısmında olanlar ise şunlar; bebeklik, hatırlamıyor.
Ama etrafındakiler için unutulmaz zamanlar. İlk kakasını bile çektiler. Günün
18 saati uyuyarak geçmesine rağmen birçoğumuzdan dolu dolu yaşadı. Neden mi?
Çok basit bunun cevabı, sevginin tabiri caizse oluk oluk aktığı bir dönem.
Çocukluk, buğulu bir camın arkasından bakıyormuş gibi.
Etrafındaki herkesin ona büyüdüğü zaman, tabi başarabilirse, ben senin
çocukluğunu bilirim dediği, bazısının sümüklü Ali, Ahmet, Ayşe sen ne zaman bu
kadar büyüdün diyebilmesini sağlayan zamanlar. Okula yenice başlamış, hayat
denilen deryanın içine tekme ile itilerek yüzmesi beklenen çağlar. Ama boyu
kısa, hayat bir derya ama onun girdiği yer sahil kenarı. Kumdan kalelerin inşa
edildiği, inşa ettiği kuleleri yıktığı için dostlukların küsmelerle
sonuçlandığı zamanlar. Yetmişinde olacağı şeyi yaşıyor. Hayaller kuruyor, o
hayallerin peşinden koştuğunu hayal ediyor. Mecaz âlemindeki ilk adımlarını
atmaya başlıyor.
Gençlik, kırık camlar üstünde dikilen bir çocuk. Etrafındaki
herkesin onu sevdiği ama aynı zamanda “keşke hep bebek kalsalar” dediği
zamanlar. Anne kuşun yavrusuna uçmayı öğretmesi gibi, yere yakın bir daldan
aşağı ata ata, yüz üstü çakılarak uçmayı öğrendiği ya da kanadının kırıldığı
çağlar. Hayallere gerçeklik denilen peri tozunun bulaştığı, hayalleri, hayal
kurmayı öldürdüğü, içindeki çocuğu daha doğrusu insanı zehirlemeye başladığı
zamanlar. Her hayal kırıklığında, o hayalin içinde sakladığı benliği ile dünya
arasındaki duvarların ortadan kalktığı ve geldiği yerin ne kadar boktan
olduğunu belki de onu getirenlere her gün lanetler okuduğu için artık
yanlarında duramadığı ailesinin yanından uzaklaştığı kaçtığı zamanlar.
Yetişkinlik, eğer şanslı ise, kendini öldürmediyse
erişebildiği sadece koşuşturmanın, hiçbir anlamın olmadığı zamanlar. Hayal
dünyasından gerçek dünyaya, o denizin gerçekten içinde olduğunu anladığı
zamanlar. Denizde neler olabileceğini anladığı, denizin tehlikeli olduğunu
kavradığı ama akıntılar nedeniyle bir türlü kıyıya ulaşamadığı zamanlar.
Yaşlılık, eğer şanslı isen bir an önce öldüğün, kimseye minnet
etmediğin, iki ayağının üstünde durabildiğin ama sadece durabildiğin, yedisine
geri döndüğün…
Ölüm.
Hikaye burada bitiyor işte. Her şeyin ömrü var. Hiçbir şey
sonsuz değil. Hepimiz bu dünyaya ölmek için gelmişken, hepimizin kaçtığı şey
ölüm. Ben mi? Evet, ben farklıyım. Ben ölümden kaçmıyorum, kaçamam da zaten.
Ben çoktan öldüm. Erken öldüm ama.
30 Temmuz 2016 Cumartesi
Ene Üridü Mır *1
Nasıl başlamam gerek? Hiç mi hiç bilmiyorum. Elimde kalem olsa iyi olurdu ama olmasa da olur. Ulaşsa yeter. Ulaşmasa da olur gerçi.
Neden yazdığımı bilmiyorum, ihtiyacım var belki de anlatmaya. Sadece konuşmak belki istediğim, yapamadığım, gerçekleştiremediğim isteğim. Konuşmak kişinin kontrolü dışına çok kolaylıkla çıkıyor. Tabii monologtan bahsetmiyorsak... Gerçi o zaman bile insan birden fazla şey düşünerek, konudan konuya atlarken kaybolabiliyor tek bir çizgi üzerinde. Aslında bu söylediğim yanlış. Yani sonuçta tek bir noktadan sonsuz doğru geçerken iki noktadan tek bir doğru geçer. Tek başına konuşmak belki diğerlerini bu yüzden korkutuyor; sonsuz olasılık var. Tek başına konuşmak ayrıca bu olasılıklar kişinin beyninden geçenleri dışarı vurmaktan çekinmediğini de göstermez mi? Karşılarında böyle bir cesaret tablosuyla karşılaşmak korkuyla tepki görüyor demek ki. Böyle bir algıyla baktığın zaman çok cesur olmalıyım. Ama karşımdakiyle konuşacak cesareti bulmam uzun zaman aldı. Halbuki kendimi bildim bileli düşüncülerimi kendimle kendi sesimi işitecek şekilde paylaşıyorum. Çok azar işittim sırf bu yüzden çocukken. Deli olacağım iddia edildi hatta. Gerçi boş bir iddia değilmiş... İki nokta tek doğru dedim ama doğru değil işte o geçen, eğri, yamuk yumuk bir şey. Bir insanı nokta olarak görerek yüceltmemek lazım ya da aşağılamamak. Ama genelde yüceltmemek ya da ben çok yanlış insanlarla tanışmışım. Belki de ben yanlışım. "P.K." izlediniz mi? Hint filmi izlemeyin ya da izleyin. Koca insanlar olmuşsunuz ne bok yiyeceğinizi ben söyleyecek değilim. Neyse orada bir fikir mevcuttu, yan fikirlerden biri: İnsanların söyledikleri ile nasıl söyledikleri arasındaki ilişkiyi fark etmeden dinlersen yanılıyorsun. "Gerçekten mi?" mimiklerin jestlerin ile korkunç derecede bir sorunun anlamını çoğaltıyorsun. Belki de tek çizgi sırf bu yüzden eğriliyor,bükülüyor. Ya da şu ayna ilizyonu gibi yuvarlak şeklin aynaya göre konumunu doksan derece olacak şekilde değiştirerek onun kare yada baklava - yine nereden baktığına göre değişiyor- şekline sokuyorsun. Ben kendi dediğimi dediğim andan önce düşünürken 4 farklı anlam bulup bunu nasıl tek bir anlama indirgerim diye kafa yoruyorum. Sonuç mu? 16 farklı anlam... Ki bu dediğimde kendi işittiğim sayısı, bir de karşıdaki düşünüyor beyninde işliyor kelimeleri al sana onaltının karesi kaçsa o kadar farklı anlam. Tamam abarttım. Ama ana fikri vermişimdir diye düşünüyorum. Başta dediğim gibi veremediysem de mühim değil.
Kafka'nın "babaya mektup" okuyun!... Yok bu sefer ne yapacağınızı söylüyorum. Okuyun... Yani en azından o olmasa da okuyun. Otoriter katı kuralları olan bir baba ve itaatkar oğul... Tuvalette okumuş ve bitirmiştim o kitabı. Hayır, o kadar uzun süre kalmadım ve hayır, o kadar hızlı okumuyorum. Aksine yavaş okuyorum dakikada 1.5 sayfa, hızlı okuyacağım diye odaklandıysam. Ama keyif ala ala düşüne düşüne ben nasıl yazardım neresini ben de kullanabilirim diye düşünerek okuduğumda 0.75 sayfa. Bayağı yavaş yani. Her defasında ellerimi yıkarken aynaya bakıp "Kafka?" diyordum kendime. Bir ara gerçekten Kafka'nın yaşamının reenkarnasyonunu yaşadığımı düşündüm. İnsanlarla konuşmayı seven biriyim. Evet yukarıda söylediğimin aksine, de burada mı şaşırdın aksiliklerle dolu bir yazı zaten. Benden kattığım parça o olsun... Ne diyordum? Ha, evet... Konuşmayı seven biriyim çünkü kendimle konuşmamı ertelememe sebep oluyor. Kendi düşüncelerimi düşünmekten değilde bu düşüncelerin kelimelere dönüşüp uzay boşluğunda yankılanmak üzere benden bir kanıt bırakması bana korkutucu derecede korkutucu geliyor. Ödüm bokuma katık oluyor... Gerçi öd denilen şey safra ise hep karışıyor. Saçma yani. Neyse... Beş yaşlarındayım o zaman. Bir lokanta, rüya gibi aslında hatırladıklarım. Yerler beyaz ama krem rengine yakın ya da çok uzun zaman olmuş döşeneli, sararmış ama temizde yani. Geniş pencereler beyaz tüller ile örtülü. Beyaz masa örtüsü. Bu mekanın beyaz takıntısı rüya gibi olmasına sebep oluyor ya da gerçekten mekanı hatırlamıyorum. Sipariş verildi, servisler açıldı. 5 yaşındaki ben yanlışlıkla çatalı düşürdüm. Garson gelir ve çatalı alır ve yenisini getirip masaya önüme bırakır. Gözümün ucuyla babama bakmaktayım tabi ben. Korkuyorum kızacak diye. Kaza olsa da elimin çatalın orada ne işi vardı ki? Daha yemek gelmiş miydi? Hayır. O zaman elim niye oradaydı, lüzumsuz bir hareketti ve azarlanması gerekirdi. Tamam belki o kadar da katı değildi. Babamdan korkuma yamuk duran çatalı düzeltmek için bir daha elimi uzattım ve yine düşürdüm. Yamuk durmasa niye babamdan korkan ben tekrar o çatala el uzatayım. Salak mıydım? Belli ki evet. Aşırı salaktım hem de. Neyse garson az önce yaptıklarını tekrarladı. Tam tekrar gidecekken durup "Bir daha düşürürsen çatal getirmem." dedi. Buraya kadar babam sadece gözlerini kızdığını belirtmek için bilmem kaçıncı bakışı ile bana bakıyor, gözlerimi arıyor, göz göze gelsek hissedeceğim kızgınlığını ya da hissetmezdim, dediğim gibi salaktım o zamanlar. Daha sesli bir tepki görmemiştim bunun verdiği gaz ve cesaret ile garsona eğilmesini işaret ettim minnak ellerimle. Garip bir şekilde itaat etti bundan da gazı aldım, uçuyordum artık. Kulağına doğru "Bulaşık makineniz yok mu?" diye sordum. Tabi o zamanlar o kadar gaza rağmen "Senin işin bu yavşak." diyebilecek ne göt var ne de küfür literatürü var. Okula başlamamışım küfürün k'sini bilmiyorum. Balkon çocuğuydum ailem de öyle pek küfür eden insanlar değildi Allah'a şükür. Hal böyle olunca küfür öğrenme evresi mahallede değil okulda oldu. Gerçi bende de biraz var hata "bızır" denilen şeyin ne olduğunu üniversite son sınıfta öğrendim. O derece vahim yani durum. Annem ve babamı bir korku sardı. Korku sonra öfkeyi çağırdı, ne kadar çok korku vardıysa o kadar öfke oldu. Sordukları tek şey şuydu: "Ne dedin garsona?" Cevap verilemeyecek bir şey dememiştim. Ama cevap verememiştim, sorular dediğim gibi soruş şekline göre anlam değiştirdiği gibi cevap verilebilirliğini de değiştiriyor. Yüksek ses tonu en korktuğum şeydi o zamanlar şimdi ise nefret etttiğim. Çatal düşürdüm, garsonun kulağına bir soru sorduğum için azarlandığım bir durumun sürekli yaşandığını düşünürsek özgüven denilen şeyin inşaatı beklemeye alınıyor hatta proje halinde kalıyor. Çünkü kaybetmemek için çabaladığın daha çok şey oluyor. Bu otorite altında iken insanlarla konuşmak mümkün değildi pek. Konuşmaya konuşmaya köreldi tabi var olmayan o yeti. Neyse sonuca bağlamak gerekirse -çoğu insanın beklediği şey bu çünkü- insanlarla konuşmayı seviyorum ama konuşamıyorum.
Ha bu arada bu sıralar dinlemekten haz aldığım bir şarkıyı buraya kadar gelebilenlerle paylaşmak istiyorum
Neden yazdığımı bilmiyorum, ihtiyacım var belki de anlatmaya. Sadece konuşmak belki istediğim, yapamadığım, gerçekleştiremediğim isteğim. Konuşmak kişinin kontrolü dışına çok kolaylıkla çıkıyor. Tabii monologtan bahsetmiyorsak... Gerçi o zaman bile insan birden fazla şey düşünerek, konudan konuya atlarken kaybolabiliyor tek bir çizgi üzerinde. Aslında bu söylediğim yanlış. Yani sonuçta tek bir noktadan sonsuz doğru geçerken iki noktadan tek bir doğru geçer. Tek başına konuşmak belki diğerlerini bu yüzden korkutuyor; sonsuz olasılık var. Tek başına konuşmak ayrıca bu olasılıklar kişinin beyninden geçenleri dışarı vurmaktan çekinmediğini de göstermez mi? Karşılarında böyle bir cesaret tablosuyla karşılaşmak korkuyla tepki görüyor demek ki. Böyle bir algıyla baktığın zaman çok cesur olmalıyım. Ama karşımdakiyle konuşacak cesareti bulmam uzun zaman aldı. Halbuki kendimi bildim bileli düşüncülerimi kendimle kendi sesimi işitecek şekilde paylaşıyorum. Çok azar işittim sırf bu yüzden çocukken. Deli olacağım iddia edildi hatta. Gerçi boş bir iddia değilmiş... İki nokta tek doğru dedim ama doğru değil işte o geçen, eğri, yamuk yumuk bir şey. Bir insanı nokta olarak görerek yüceltmemek lazım ya da aşağılamamak. Ama genelde yüceltmemek ya da ben çok yanlış insanlarla tanışmışım. Belki de ben yanlışım. "P.K." izlediniz mi? Hint filmi izlemeyin ya da izleyin. Koca insanlar olmuşsunuz ne bok yiyeceğinizi ben söyleyecek değilim. Neyse orada bir fikir mevcuttu, yan fikirlerden biri: İnsanların söyledikleri ile nasıl söyledikleri arasındaki ilişkiyi fark etmeden dinlersen yanılıyorsun. "Gerçekten mi?" mimiklerin jestlerin ile korkunç derecede bir sorunun anlamını çoğaltıyorsun. Belki de tek çizgi sırf bu yüzden eğriliyor,bükülüyor. Ya da şu ayna ilizyonu gibi yuvarlak şeklin aynaya göre konumunu doksan derece olacak şekilde değiştirerek onun kare yada baklava - yine nereden baktığına göre değişiyor- şekline sokuyorsun. Ben kendi dediğimi dediğim andan önce düşünürken 4 farklı anlam bulup bunu nasıl tek bir anlama indirgerim diye kafa yoruyorum. Sonuç mu? 16 farklı anlam... Ki bu dediğimde kendi işittiğim sayısı, bir de karşıdaki düşünüyor beyninde işliyor kelimeleri al sana onaltının karesi kaçsa o kadar farklı anlam. Tamam abarttım. Ama ana fikri vermişimdir diye düşünüyorum. Başta dediğim gibi veremediysem de mühim değil.
Kafka'nın "babaya mektup" okuyun!... Yok bu sefer ne yapacağınızı söylüyorum. Okuyun... Yani en azından o olmasa da okuyun. Otoriter katı kuralları olan bir baba ve itaatkar oğul... Tuvalette okumuş ve bitirmiştim o kitabı. Hayır, o kadar uzun süre kalmadım ve hayır, o kadar hızlı okumuyorum. Aksine yavaş okuyorum dakikada 1.5 sayfa, hızlı okuyacağım diye odaklandıysam. Ama keyif ala ala düşüne düşüne ben nasıl yazardım neresini ben de kullanabilirim diye düşünerek okuduğumda 0.75 sayfa. Bayağı yavaş yani. Her defasında ellerimi yıkarken aynaya bakıp "Kafka?" diyordum kendime. Bir ara gerçekten Kafka'nın yaşamının reenkarnasyonunu yaşadığımı düşündüm. İnsanlarla konuşmayı seven biriyim. Evet yukarıda söylediğimin aksine, de burada mı şaşırdın aksiliklerle dolu bir yazı zaten. Benden kattığım parça o olsun... Ne diyordum? Ha, evet... Konuşmayı seven biriyim çünkü kendimle konuşmamı ertelememe sebep oluyor. Kendi düşüncelerimi düşünmekten değilde bu düşüncelerin kelimelere dönüşüp uzay boşluğunda yankılanmak üzere benden bir kanıt bırakması bana korkutucu derecede korkutucu geliyor. Ödüm bokuma katık oluyor... Gerçi öd denilen şey safra ise hep karışıyor. Saçma yani. Neyse... Beş yaşlarındayım o zaman. Bir lokanta, rüya gibi aslında hatırladıklarım. Yerler beyaz ama krem rengine yakın ya da çok uzun zaman olmuş döşeneli, sararmış ama temizde yani. Geniş pencereler beyaz tüller ile örtülü. Beyaz masa örtüsü. Bu mekanın beyaz takıntısı rüya gibi olmasına sebep oluyor ya da gerçekten mekanı hatırlamıyorum. Sipariş verildi, servisler açıldı. 5 yaşındaki ben yanlışlıkla çatalı düşürdüm. Garson gelir ve çatalı alır ve yenisini getirip masaya önüme bırakır. Gözümün ucuyla babama bakmaktayım tabi ben. Korkuyorum kızacak diye. Kaza olsa da elimin çatalın orada ne işi vardı ki? Daha yemek gelmiş miydi? Hayır. O zaman elim niye oradaydı, lüzumsuz bir hareketti ve azarlanması gerekirdi. Tamam belki o kadar da katı değildi. Babamdan korkuma yamuk duran çatalı düzeltmek için bir daha elimi uzattım ve yine düşürdüm. Yamuk durmasa niye babamdan korkan ben tekrar o çatala el uzatayım. Salak mıydım? Belli ki evet. Aşırı salaktım hem de. Neyse garson az önce yaptıklarını tekrarladı. Tam tekrar gidecekken durup "Bir daha düşürürsen çatal getirmem." dedi. Buraya kadar babam sadece gözlerini kızdığını belirtmek için bilmem kaçıncı bakışı ile bana bakıyor, gözlerimi arıyor, göz göze gelsek hissedeceğim kızgınlığını ya da hissetmezdim, dediğim gibi salaktım o zamanlar. Daha sesli bir tepki görmemiştim bunun verdiği gaz ve cesaret ile garsona eğilmesini işaret ettim minnak ellerimle. Garip bir şekilde itaat etti bundan da gazı aldım, uçuyordum artık. Kulağına doğru "Bulaşık makineniz yok mu?" diye sordum. Tabi o zamanlar o kadar gaza rağmen "Senin işin bu yavşak." diyebilecek ne göt var ne de küfür literatürü var. Okula başlamamışım küfürün k'sini bilmiyorum. Balkon çocuğuydum ailem de öyle pek küfür eden insanlar değildi Allah'a şükür. Hal böyle olunca küfür öğrenme evresi mahallede değil okulda oldu. Gerçi bende de biraz var hata "bızır" denilen şeyin ne olduğunu üniversite son sınıfta öğrendim. O derece vahim yani durum. Annem ve babamı bir korku sardı. Korku sonra öfkeyi çağırdı, ne kadar çok korku vardıysa o kadar öfke oldu. Sordukları tek şey şuydu: "Ne dedin garsona?" Cevap verilemeyecek bir şey dememiştim. Ama cevap verememiştim, sorular dediğim gibi soruş şekline göre anlam değiştirdiği gibi cevap verilebilirliğini de değiştiriyor. Yüksek ses tonu en korktuğum şeydi o zamanlar şimdi ise nefret etttiğim. Çatal düşürdüm, garsonun kulağına bir soru sorduğum için azarlandığım bir durumun sürekli yaşandığını düşünürsek özgüven denilen şeyin inşaatı beklemeye alınıyor hatta proje halinde kalıyor. Çünkü kaybetmemek için çabaladığın daha çok şey oluyor. Bu otorite altında iken insanlarla konuşmak mümkün değildi pek. Konuşmaya konuşmaya köreldi tabi var olmayan o yeti. Neyse sonuca bağlamak gerekirse -çoğu insanın beklediği şey bu çünkü- insanlarla konuşmayı seviyorum ama konuşamıyorum.
Ha bu arada bu sıralar dinlemekten haz aldığım bir şarkıyı buraya kadar gelebilenlerle paylaşmak istiyorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
