Tek başına yemek yedin mi? Yemek dedin mi? Ah keşke görsen yüzümdeki aşağılayıcı gülümsemeyi. Ben bile tiksindim kendimden. Yalnızlıktan çok korkuyorum ben mesela, tost. Yalnız kalmaktan o kadar korkardım ki çocukken annemin pilav üstü kurusu olsun, pilav üstü bezelye yemeği olsun, nohutlu pilavı olsun hepsinde kaşığımda mutlaka pirinç ve garnitürü olacak şekilde alırdım. Yalnız bırakamazdım onları bile, en son kaşıkta sadece pirinç kaldıysa bir tabak daha isterdim. Tıka basa tok olsam da isterdim o ikinci tabağı. Bu sefer olacak derdim. Bu sefer yalnız kalmayacaklar ben gibi derdim. Hiç sadece kaşarlı tost yemedim, tost. Mutlaka kaşarın sarılacağı, aşkın ateşinde eriyip ayırmaya çalışanlara ayak direteceği bir yiyecek isterdim tostun arasında. Çok zehirlendim, tost. Sucuklar, pastırmalar hep bozdu midemi. Çok tost kazığı yedim, evet.
Her çocuk görmüştür belki. Bilmiyorum. Ben çok gördüm. Seslenişlerime cevap alamadığım, koştuklarımın bir yere varmadığı, uzun koridorların uzadığı çok rüya görmüşümdür. Elimin bırakıldığını çok görmüşümdür. Yalnız kalışım çok olmuştur. Rüyalar, bilinçaltında depolanan korkuların su üstüne çıkışı. Evet, boğulmuş insanların cesetleri gibi hepsi bir bir yükseldi suyun üstünde. Dünyanın yüzde kaçı su? Rakamla %70, yazıyla yüzde yetmemiş. Yetmiyor insanoğluna, açgözlülük diz boyu, insanlar parmak arasından fırlamış, hepsi diz altı eteklerde boğulmuş. Neyse dur bunu akşam yemekte konuşuruz, tost. Dünyanın %70 i su ise zirvedekiler hep ceset.
Üjen ve Hokan... Bu iki ismi sakın unutma tost. Sen gibi onlar da beni dinlemeye mahkum edildi. Ben onları azat ettim ya da dağa kaçtı, belki de yandı bitti kül oldu. Benimle olmaya, yalnızlığımı gidermek için, yalnızlığımın bana dayanamaması sonucunda kendisi tarafında icat edilmiş varlıklardı. Hayal ürünü değillerdi. "Bu hayattaki karakterler tamamıyla hayal ürünüdür." Öyle değil işte. Gerçi onlar da gitti, yalnızlığımla yine kalmıştım baş başa. Japon yapıştırıcısı ile yok,yok, bildiğin siyam ikiziydik ya da ben onda bir parazit. Herkeste olduğum gibi...
Yalnızlığım bir zaman sonra dile geldi; Hadi yer değiştirelim. Dedim kendi kendime; ne kadar kötü olabilir ki? Yalnız kalmak yerine yalnız olacaktım. Aslında gayet güzel bir şey, tabii ben konuya dahil olana kadar. Hak verdim. Ben bile benim yerime geçen yalnızlığıma dayanamadım. Sorun bende mi diye düşündüğümde, evet bendeydi. Ama yalnızlığın yerine geçtiği bendeydi, daha doğrusu yalnızlığa yerini bırakan bendeydi. BENDEYDİ YANİ. Neyse sen de bırakacaksın zaten birazdan, tost.
Yine asıl söyleyeceklerimi söyleyemedim be tost. Kalbim acımaya başladı yine. Dizlerim tutmamaya, göğsüm sıkışmaya, gözlerim dolmaya başladı. Soluğumu içime çektiğimde başka bir soluğa daha olan açlığımı hissediyorum.Sigaramı yaktığımda yangınlar içinde olan kendimi görüyorum. Her şeye kafa çevirip duvara diktiğimde gözlerimi içinde olmayanı görüyorum. Kalbimin atışını hissettiğimde nerede olduğunu merak ediyorum. Belki bir haremde, belki bir haramda, belki bir çöpte ya da sarayda, belki onun elinde ya da ayaklarının altında, belki hala yerinde ya da olması gereken yerde.
26 Ağustos 2016 Cuma
21 Ağustos 2016 Pazar
Ene Üridü Mır - Köstürmek
Hayatta önüne geleni sikeceksin, sikemediğini de siktir edeceksin. Basit. Net. Keşke bunu yazabildiğim ya da diyebildiğim kadar gerçekten düşünebiliyor yada uygulayabiliyor olsam. Tek derdi yattığı yatağın rahat olmaması olan insanlar var. (Bkz: ben) Ama öyle demeyin, insanın yattığı yer rahat olacak. Bir deyiş okumuştum geçenlerde, insan kafasını yastığa değil bir şeye koyacak bişi bişi. Keşke bir daha okusaymışım. Hiç hatırlamadım. Aşık olduğum yazarlardandır stephen king. Üretkenliği, bilgi birikimi dikkatimi çekmiştir çocukluğumdan beri. Onun kitabında katil öyle diyordu: "Canın yandığı sürece uyuyamazsın, bir gün acı geçer, sen uyursun. Ama can yaktıysan o hiçbir zaman geçmez, uyku tutturamazsın." Yatağa sadece uyuyacağınız zaman girin. Uyku bozukluklarında görmüştüm galiba. Yatmadan önce yemek yemeyin, sigara içmeyin, televizyon olmasın odada, vs. Uyumam gereken zaman giriyorum, kalkmam gereken saatte çıkıyorum. Arada geçen sürenin her bir saniyesinde yatağın tüm yaylarını sırtımda, kalçamda, kolumun altında, böğrümde hissediyorum. Can yakan adam diyor, can yaktıysan ağzına sıçtın geçmiş olsun. Ölü gibi uyuyor dediklerinden biriyle paylaşıyorum odamı. Şahıs daha kafasını yastığa koymadan uyusa keşke, yastığı düşünse uyuyor. Biyolojik saatine mükemmel şekilde uyan gamsız adamın teki. Umursamaz üşengeç olarak kendimi görüyorum, bir başkasını görmem mümkün değil, kaplamışım oradaki tüm alanı. Ben uyuyamıyorum ama.
Ben -mayanları çok seviyorum. Olmayanları, yapılmayanları, söylenmayanları, bahsi geçmayanları düşünüyorum hep. Yeni yeni tanışıyoruz kendimle. Yıllarca söylediğim yalan ya da gerçek; "kucağımda maskeler." Ben gerçek olduğuna inanıyorum artık. Hala yalan diyebiliyorum çünkü şüphelerim devam ediyor. En azından artık inanmak istiyorum böyle olduğuna demiyorum. Bu bile büyük başarı aslında bakarsan. Geçen gördüm, iki tane şubat darbesinin arkasından çatlayanlar, gevşeyenler, yıkılanlar, molozlar arasında gördüm kendimi, yüzünü beyaz bir şey kaplamış, yok toz toprak değil, operanın hayaletindeki maske gibi, kırılmış, dökülmüş, bir parçasından canı yandığı halde gülen gerçeği gördüm. İnsanın kendi doğruları vardır ya, prensipleri, geçmeyeceği çizgileri, aşmayacağı sınırları, üstüne dikenli teller döşediği duvarları vardır ya onlar holografi ise? Riya! Riya o olmuyor mu? Geçen dokunamadım işte kendime. Aynada kendine bakarken bile dokunabiliyorsun. Hayalet gibi kalıyorsun diğer türlü.
Çocukken yatağıma yattığım zaman yapmayı sevdiğim bir şey vardı. Biraz sapkınca aslına bakarsan, ya da durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya seriyor. Yatakta kıvrılırdım, cenin pozisyonu dedikleri halin sınırlarını zorlardım, imkanım olsa zigota dönerim, o şekilde yatar; "şu kadarcık alan kaplıyorum, şu yatak kırılsa üzülürler, beni kırmaya yerinmiyorlar." derdim uyuyuncaya kadar bunu düşünür öyle dalardım uykuya. Yine denedim öyle demeyi, eşşek kadar herif oldun yaptığın şeye bak dedim, kalktım kendime bir kahve yaptım ve yazmaya başladım.
Çocukların damak tadı onu besleyenler ne verirse o. Bunda hem fikiriz. Büyüdükçe kendisinin keşfettikleri var bir de, karakteri denilebilir aslında. Karides belli bir yaşıma kadar yemedim, yediğimde az kalsın kusuyordum. Lezzeti gerçekten çok hoşuma gitmişti, Keşke yiyebilsem, ama her çiğnediğimde aklıma karidesin o ince uzun uzantıları geliyor aklıma. Çocukları neyle beslersen onu yemek isterler, kimse boşuna demiyor "ah anneciğimin yemekleri" diye. Annen dünya markası şef sanki itoğlu it. Ama öyle değil işte, anası patates haşlamış koymuş önüne, yemiş bu da, yemek buldun ye dayak buldun kaç. Damak o patates haşlamasını arıyor. Ben eşime derim o cesareti buluyorum şu anda ama bekara karı boşamak kolay, annem gibi yemek yapamayacaksan hiç girme mutfağa. Bir türlü diyemedim asıl meseleyi. Çocuğu neyle beslersen öyle olur. Sevgi, saygı, nefret, kin, kıskançlık... Hangisini koydun önüne? Hangisini sakındın? Kendime gaddarca yaklaşan biri olarak, ben önüme konandan yememişim. Et pilav, et pilav diye mutfağın eşiğinde ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Annem buhara pilavı yapmıştı, kuş başı et, havuç, pirinç pilavı, bu değil diye daha fazla ağlamıştım. Ne istediğini bilmiyormuşum. Hala öyle gerçi.
Başlık niye köstürmek ona da gelmek istiyorum, bir anlamı olmayabilir, tdk ya bakmak lazım. Ben bakarım birazdan. köstürmek: fahiş fiyata satmak, kakalamak, kazıklamak anlamında kullanılan bir sözcük. demiş ekşi sözlükte şahsiyet. Aslında iyi denk gelmiş. Ben de size kakalamıyor muyum bu yazdıklarımı zaten. Oda mı paylaştığım şahıs uyuyordu bunu yazarken, "köstürmedim, valla köstürmedim" diye sayıkladıktan sonra 2. uykusuna geçti.
Yatağı rahat olanlara selam olsun...
Ben -mayanları çok seviyorum. Olmayanları, yapılmayanları, söylenmayanları, bahsi geçmayanları düşünüyorum hep. Yeni yeni tanışıyoruz kendimle. Yıllarca söylediğim yalan ya da gerçek; "kucağımda maskeler." Ben gerçek olduğuna inanıyorum artık. Hala yalan diyebiliyorum çünkü şüphelerim devam ediyor. En azından artık inanmak istiyorum böyle olduğuna demiyorum. Bu bile büyük başarı aslında bakarsan. Geçen gördüm, iki tane şubat darbesinin arkasından çatlayanlar, gevşeyenler, yıkılanlar, molozlar arasında gördüm kendimi, yüzünü beyaz bir şey kaplamış, yok toz toprak değil, operanın hayaletindeki maske gibi, kırılmış, dökülmüş, bir parçasından canı yandığı halde gülen gerçeği gördüm. İnsanın kendi doğruları vardır ya, prensipleri, geçmeyeceği çizgileri, aşmayacağı sınırları, üstüne dikenli teller döşediği duvarları vardır ya onlar holografi ise? Riya! Riya o olmuyor mu? Geçen dokunamadım işte kendime. Aynada kendine bakarken bile dokunabiliyorsun. Hayalet gibi kalıyorsun diğer türlü.
Çocukken yatağıma yattığım zaman yapmayı sevdiğim bir şey vardı. Biraz sapkınca aslına bakarsan, ya da durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya seriyor. Yatakta kıvrılırdım, cenin pozisyonu dedikleri halin sınırlarını zorlardım, imkanım olsa zigota dönerim, o şekilde yatar; "şu kadarcık alan kaplıyorum, şu yatak kırılsa üzülürler, beni kırmaya yerinmiyorlar." derdim uyuyuncaya kadar bunu düşünür öyle dalardım uykuya. Yine denedim öyle demeyi, eşşek kadar herif oldun yaptığın şeye bak dedim, kalktım kendime bir kahve yaptım ve yazmaya başladım.
Çocukların damak tadı onu besleyenler ne verirse o. Bunda hem fikiriz. Büyüdükçe kendisinin keşfettikleri var bir de, karakteri denilebilir aslında. Karides belli bir yaşıma kadar yemedim, yediğimde az kalsın kusuyordum. Lezzeti gerçekten çok hoşuma gitmişti, Keşke yiyebilsem, ama her çiğnediğimde aklıma karidesin o ince uzun uzantıları geliyor aklıma. Çocukları neyle beslersen onu yemek isterler, kimse boşuna demiyor "ah anneciğimin yemekleri" diye. Annen dünya markası şef sanki itoğlu it. Ama öyle değil işte, anası patates haşlamış koymuş önüne, yemiş bu da, yemek buldun ye dayak buldun kaç. Damak o patates haşlamasını arıyor. Ben eşime derim o cesareti buluyorum şu anda ama bekara karı boşamak kolay, annem gibi yemek yapamayacaksan hiç girme mutfağa. Bir türlü diyemedim asıl meseleyi. Çocuğu neyle beslersen öyle olur. Sevgi, saygı, nefret, kin, kıskançlık... Hangisini koydun önüne? Hangisini sakındın? Kendime gaddarca yaklaşan biri olarak, ben önüme konandan yememişim. Et pilav, et pilav diye mutfağın eşiğinde ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Annem buhara pilavı yapmıştı, kuş başı et, havuç, pirinç pilavı, bu değil diye daha fazla ağlamıştım. Ne istediğini bilmiyormuşum. Hala öyle gerçi.
Başlık niye köstürmek ona da gelmek istiyorum, bir anlamı olmayabilir, tdk ya bakmak lazım. Ben bakarım birazdan. köstürmek: fahiş fiyata satmak, kakalamak, kazıklamak anlamında kullanılan bir sözcük. demiş ekşi sözlükte şahsiyet. Aslında iyi denk gelmiş. Ben de size kakalamıyor muyum bu yazdıklarımı zaten. Oda mı paylaştığım şahıs uyuyordu bunu yazarken, "köstürmedim, valla köstürmedim" diye sayıkladıktan sonra 2. uykusuna geçti.
Yatağı rahat olanlara selam olsun...
14 Ağustos 2016 Pazar
Peynir Gemisi
Gemici düğümü attı korkudan titreyen dişine. İpin diğer ucunu kapıya bağladı. Hafifçe yokladı acaba ip gelecek mi diye. "Fare mi yedi senin dişlerini" diyen teyze haklı çıkmıştı. Ağzının görünmeyen izbe yerlerinde fareler cirit atıyordu. Dolguları rögar kapakları gibi açıp içine saklanıyorlar, apse yapan dişe pense gibi yapışmaktan geri durmuyorlardı. Küçük siyah lekeler ve "geliyooor.". Çürüyen dişleri, kocaman binaların ağaç gibi devrilmesi.
Fareleri avlasın diye horoz şekerlerini kümeslerinden salıverdi. Dört bucak kovaladılar. Kaçarken bazılarının kuyrukları çürük dişlere takıldı. Orada sallanıp kaldılar. Güverteyi silecek miço kalmayınca fareler de terk etti, ilk kaptanın terk ettiği gemiyi. Her yerde kuyruklar. Maaş, pide, şeker...
Şeker kuyruklarında demişti konuşurken dişleri ağzından dışarı fırlayan teyze. Tüküre tüküre kendi çocuklarını, kazandıkları başarıları, nasıl birer birer evlenip gittiklerini, gelinlerin onlara nasıl eziyet ettiğini, büyüdüğün de aynı şeyin onun annesinin başına geleceğini anlattı durdu. Teyzeye dönüp "fare zehri" dedi. "Anneme fare zehirli kek yaptırmalıyım.". Göbeğini ovalarken ağzından akan suyu toparlamaya çalıştı. Geç kalmıştı artık. Ama yere düşmedi salyası. Göbeğinin üstüne düştü. Mavi gömleğinin üstünde küçük bir koyu renk oluşmuştu. Açık denizde yüzen bir balina gibi duruyordu.
Fareleri avlasın diye horoz şekerlerini kümeslerinden salıverdi. Dört bucak kovaladılar. Kaçarken bazılarının kuyrukları çürük dişlere takıldı. Orada sallanıp kaldılar. Güverteyi silecek miço kalmayınca fareler de terk etti, ilk kaptanın terk ettiği gemiyi. Her yerde kuyruklar. Maaş, pide, şeker...
Şeker kuyruklarında demişti konuşurken dişleri ağzından dışarı fırlayan teyze. Tüküre tüküre kendi çocuklarını, kazandıkları başarıları, nasıl birer birer evlenip gittiklerini, gelinlerin onlara nasıl eziyet ettiğini, büyüdüğün de aynı şeyin onun annesinin başına geleceğini anlattı durdu. Teyzeye dönüp "fare zehri" dedi. "Anneme fare zehirli kek yaptırmalıyım.". Göbeğini ovalarken ağzından akan suyu toparlamaya çalıştı. Geç kalmıştı artık. Ama yere düşmedi salyası. Göbeğinin üstüne düştü. Mavi gömleğinin üstünde küçük bir koyu renk oluşmuştu. Açık denizde yüzen bir balina gibi duruyordu.
Gömleğini çıkarıp haritanın izini sürmeye başladı. Dürbünü uzattı, gözetleme kulesinden gömünün bulunduğu adaya kadar. Tayfası olmayan savunmasız bir gemi. Karşısında hazinenin sahibi korsanlar. Birden patlayan şeker taarruzu başladı. Sular fokurduyordu. Yelkenler birbirine yapıştı. Dalgalarla bir sağa bir sola sürüklendi. hiçbir yere varamayacak gibi.
Durdu ve emrini verdi: "İskele alabanda!". Kaptan da oydu, tayfa da. Birbirine dolanmış halatları yelkenleri görünce çıldıracakmış gibi oldu. Baktı ki bir zamanlar farelerin yolculuk ettiği peynir gemisi lafla yürümüyordu. Kapıyı sertçe vurarak odasına girdi. Ağzındaki son diş de yere düştü.
Durdu ve emrini verdi: "İskele alabanda!". Kaptan da oydu, tayfa da. Birbirine dolanmış halatları yelkenleri görünce çıldıracakmış gibi oldu. Baktı ki bir zamanlar farelerin yolculuk ettiği peynir gemisi lafla yürümüyordu. Kapıyı sertçe vurarak odasına girdi. Ağzındaki son diş de yere düştü.
13 Ağustos 2016 Cumartesi
Ene Üridü Mır - Torpilli Şerefsiz
Bismillahirrahmanirrahim
Kalbi boş olanın kalbine giren çıkan belli değil. Ne saray var, ne bir yurt, ne bir köy kasaba... Kapısız köy dedikleri şey işte, o..... misali. Kapı koymak büyük mesele. Her gönüle nasip olacak bir iş değil. Kimine nasip olmaz, kimi ise doğuştan şanslı. İnsanlar bir yerlere gelmek için tırnakları ile kazıyanlar ve torpilliler olarak ayrılabilir. Çoğu insan torpilli insanlardan nefret eder. Bazı noktalarda insanın torpile ihtiyacı var. Mesela ingiliz kraliyet ailesinde doğan biri doğuştan torpilli, yada rakıfella soyismini taşıdığında torpil veren sen oluyorsun. Tırnaklarını değil kollarını kaybetsende kazırken yine de gelemezsin o noktaya. Tabii yersen. Kimi dediğim gibi çok şanslı. Kimi ise doğduğu yer için şükretmeli.
Kalbe kapı koymakla iş bitse keşke. Öğrenci evine döndüyse vay halime. Gerçi nasıl bir şeydir hiç şahit olmadım. Çalarak giriyorlar içeri belli ki. Kalbimi çaldın diyorlar ya hani, o öyle değil. Kapıyı tıklatıyorlar, bazen tıklatmaya bile gerek yok kapının önünde dikil otomatik kapı gibi çarpıyor adama. Kapıyı açan sen içeri buyur eden sen. önceden yazdığım bir yazı vardı, o geldi bak şimdi aklıma. Evine kimi aldığını seçtiğin gibi seçmiyor insan gönlüne aldığını. Allah bir kapıyı kapar başka bir kapı açar. İnsan da yapıyor bunu, insanla denkleştirmek gibi bir durum söz konusu bile olamaz haşa. Bir kapıyı kapıyor bir başkasını açıyor, orospudan otostopçuya dönüyor. Bir bulmaca var ya kelimede harf değiştire değiştire hedefe gidiyor, onun gibi.
Kalbe köşk yapıp, kimi oturttuğun... Bir yuva kurdun, kurdum. Huzuru arıyor insan o zaman da. "ignorance is bliss" var ya hani, aradıkça ne bok yediğini daha da fark ediyorsun. Her geçen gün kendine lanet ediyorsun, oturana lanet ediyorsun, onu oturttuğun güne lanet ediyorsun. Ne huzur kalıyor, ne sevgi. e, kalmayınca bir şey basıyorsun siktiri. Oturana değil, kendine. Sen aldın içeri sen yaptın baş tacı, sen yaptın onu... Kendinle savaşıyorsun, yıllarca beraber yaşadığın insandan ertesi gün ayrıldığında unutuyorsun. Nerede başladı? ne zaman başladı? Niye başladı? Nerelere gittik? Ne yaptık? KİMDİ?
Kalbini kapatıyorsun... Kaldın mı başbaşa kendinle, hoş geldin. Başta terbiyemi korumaya çalıştığım gibi, ki onda da pek başarılı olduğum söylenemez, korumayacağım. Küfüründe adabı var, mesela belden yukarı küfredilmez. Ama ağzıma sıçtım... Edeb mi kaldı da adabı hatırımıza getireyim. "Başını duvarlara çok vuracaksın." ..caksın? Kendime yaptığım, yıllarca dişimi tırnağıma takıp yaptığım tüm duvarlar tek seferde yerle bir oldum. Sanki karımı aldatıyorum da aldattığım evin duvarları çöküyor, o sırada da yoldan bizim hanım geçiyor. Çırılçıplak karşısında kalıyorsun. Tek başına kalsan tamam da az önce bir başkasıylaydın. Savunmasız, çaresiz, suçlu, her türlü saldırıya açık kalıyorsun. Gözünden akarsa bir damla yaş akıyor, akmazsa beyninden bir çivi gevşiyor. Bazısı ise çok şanslı, ağlamasa da çivi yerinden oynamıyor. YOK Kİ. Kendi kendine kalmak çok kötü. İnsanın gözü hep dışarda, dışarıdayken de bir başkasında, onu inceler halde. Odam ve çalışma masam olmadığı için annemin tuvalet masasında ders çalışırdım. Karşımda ayna, annem uzun süre ders çalışmama izin vermezdi, kızardım. "Aynaya çok bakılmaz." O öyle değilmiş anne. Kendine çok bakılmaz, delirirsin.
Beşer şaşar tek şaşmaz Allah. Annen dövüp, ağlarken nasıl "anne" diyorsan öyle sarılmalı. Babamın mantığını seviyorum, artık kendi mantığım olarak da kabul ediyorum. Ayağın taşa takıldıysa, taşı koyana değil, taşa değil, ayağına kız, taşı görmeyen gözüne kız, bir karış havadaki aklına kız.
Kalbe mi noldu? Kalp yok. Dereyi görmüşsün, deryayı görmüşsün, bir bardak suya mı tamah edeceksin. At elindekini, ama kaybetme attığını. Ararsan bulamazsın ama bulanlar arayanlardır, buldum diye refaha erme, kaybedersen bir daha bulamazsın.
Kalbi boş olanın kalbine giren çıkan belli değil. Ne saray var, ne bir yurt, ne bir köy kasaba... Kapısız köy dedikleri şey işte, o..... misali. Kapı koymak büyük mesele. Her gönüle nasip olacak bir iş değil. Kimine nasip olmaz, kimi ise doğuştan şanslı. İnsanlar bir yerlere gelmek için tırnakları ile kazıyanlar ve torpilliler olarak ayrılabilir. Çoğu insan torpilli insanlardan nefret eder. Bazı noktalarda insanın torpile ihtiyacı var. Mesela ingiliz kraliyet ailesinde doğan biri doğuştan torpilli, yada rakıfella soyismini taşıdığında torpil veren sen oluyorsun. Tırnaklarını değil kollarını kaybetsende kazırken yine de gelemezsin o noktaya. Tabii yersen. Kimi dediğim gibi çok şanslı. Kimi ise doğduğu yer için şükretmeli.
Kalbe kapı koymakla iş bitse keşke. Öğrenci evine döndüyse vay halime. Gerçi nasıl bir şeydir hiç şahit olmadım. Çalarak giriyorlar içeri belli ki. Kalbimi çaldın diyorlar ya hani, o öyle değil. Kapıyı tıklatıyorlar, bazen tıklatmaya bile gerek yok kapının önünde dikil otomatik kapı gibi çarpıyor adama. Kapıyı açan sen içeri buyur eden sen. önceden yazdığım bir yazı vardı, o geldi bak şimdi aklıma. Evine kimi aldığını seçtiğin gibi seçmiyor insan gönlüne aldığını. Allah bir kapıyı kapar başka bir kapı açar. İnsan da yapıyor bunu, insanla denkleştirmek gibi bir durum söz konusu bile olamaz haşa. Bir kapıyı kapıyor bir başkasını açıyor, orospudan otostopçuya dönüyor. Bir bulmaca var ya kelimede harf değiştire değiştire hedefe gidiyor, onun gibi.
Kalbe köşk yapıp, kimi oturttuğun... Bir yuva kurdun, kurdum. Huzuru arıyor insan o zaman da. "ignorance is bliss" var ya hani, aradıkça ne bok yediğini daha da fark ediyorsun. Her geçen gün kendine lanet ediyorsun, oturana lanet ediyorsun, onu oturttuğun güne lanet ediyorsun. Ne huzur kalıyor, ne sevgi. e, kalmayınca bir şey basıyorsun siktiri. Oturana değil, kendine. Sen aldın içeri sen yaptın baş tacı, sen yaptın onu... Kendinle savaşıyorsun, yıllarca beraber yaşadığın insandan ertesi gün ayrıldığında unutuyorsun. Nerede başladı? ne zaman başladı? Niye başladı? Nerelere gittik? Ne yaptık? KİMDİ?
Kalbini kapatıyorsun... Kaldın mı başbaşa kendinle, hoş geldin. Başta terbiyemi korumaya çalıştığım gibi, ki onda da pek başarılı olduğum söylenemez, korumayacağım. Küfüründe adabı var, mesela belden yukarı küfredilmez. Ama ağzıma sıçtım... Edeb mi kaldı da adabı hatırımıza getireyim. "Başını duvarlara çok vuracaksın." ..caksın? Kendime yaptığım, yıllarca dişimi tırnağıma takıp yaptığım tüm duvarlar tek seferde yerle bir oldum. Sanki karımı aldatıyorum da aldattığım evin duvarları çöküyor, o sırada da yoldan bizim hanım geçiyor. Çırılçıplak karşısında kalıyorsun. Tek başına kalsan tamam da az önce bir başkasıylaydın. Savunmasız, çaresiz, suçlu, her türlü saldırıya açık kalıyorsun. Gözünden akarsa bir damla yaş akıyor, akmazsa beyninden bir çivi gevşiyor. Bazısı ise çok şanslı, ağlamasa da çivi yerinden oynamıyor. YOK Kİ. Kendi kendine kalmak çok kötü. İnsanın gözü hep dışarda, dışarıdayken de bir başkasında, onu inceler halde. Odam ve çalışma masam olmadığı için annemin tuvalet masasında ders çalışırdım. Karşımda ayna, annem uzun süre ders çalışmama izin vermezdi, kızardım. "Aynaya çok bakılmaz." O öyle değilmiş anne. Kendine çok bakılmaz, delirirsin.
Beşer şaşar tek şaşmaz Allah. Annen dövüp, ağlarken nasıl "anne" diyorsan öyle sarılmalı. Babamın mantığını seviyorum, artık kendi mantığım olarak da kabul ediyorum. Ayağın taşa takıldıysa, taşı koyana değil, taşa değil, ayağına kız, taşı görmeyen gözüne kız, bir karış havadaki aklına kız.
Kalbe mi noldu? Kalp yok. Dereyi görmüşsün, deryayı görmüşsün, bir bardak suya mı tamah edeceksin. At elindekini, ama kaybetme attığını. Ararsan bulamazsın ama bulanlar arayanlardır, buldum diye refaha erme, kaybedersen bir daha bulamazsın.
11 Ağustos 2016 Perşembe
Ene Üridü Mır - Giriş Gelişme Sonuç
Konuşmaktan aciz biri olarak yazmayı seviyor olmam benim
suçum değil. Beni bu hale getirenlerin, beni dinlerken “e, yani?” sorularını
soranları sorgulamalı. İnsanlar giriş gelişme kısmını sadece sonuç için
dinliyor. Hâlbuki asıl hikâye orası değil mi? Hikayedeki kahramanın sonuca
gelinceye kadar yaptıkları, tecrübe ettikleri, pişmanlıkları, hataları,
doğruları değil mi hikayeyi satan?
Kahramanımız basit bir ailenin vasat oğlu. Ve hikayenin
sonunda ölüyor. Sizin için önemli kısmını anlattım işte sadece. Ne yaptı bu
herif hayatı boyunca? Tanrı bile sorgularken, siz bu adamın yaptıklarını hiçe
sayar gibi “e, yani?” sorusuna takılıyorsunuz. Acı verici, hem kahraman için
hem de yazan, anlatan için.
Gelişme kısmında olanlar ise şunlar; bebeklik, hatırlamıyor.
Ama etrafındakiler için unutulmaz zamanlar. İlk kakasını bile çektiler. Günün
18 saati uyuyarak geçmesine rağmen birçoğumuzdan dolu dolu yaşadı. Neden mi?
Çok basit bunun cevabı, sevginin tabiri caizse oluk oluk aktığı bir dönem.
Çocukluk, buğulu bir camın arkasından bakıyormuş gibi.
Etrafındaki herkesin ona büyüdüğü zaman, tabi başarabilirse, ben senin
çocukluğunu bilirim dediği, bazısının sümüklü Ali, Ahmet, Ayşe sen ne zaman bu
kadar büyüdün diyebilmesini sağlayan zamanlar. Okula yenice başlamış, hayat
denilen deryanın içine tekme ile itilerek yüzmesi beklenen çağlar. Ama boyu
kısa, hayat bir derya ama onun girdiği yer sahil kenarı. Kumdan kalelerin inşa
edildiği, inşa ettiği kuleleri yıktığı için dostlukların küsmelerle
sonuçlandığı zamanlar. Yetmişinde olacağı şeyi yaşıyor. Hayaller kuruyor, o
hayallerin peşinden koştuğunu hayal ediyor. Mecaz âlemindeki ilk adımlarını
atmaya başlıyor.
Gençlik, kırık camlar üstünde dikilen bir çocuk. Etrafındaki
herkesin onu sevdiği ama aynı zamanda “keşke hep bebek kalsalar” dediği
zamanlar. Anne kuşun yavrusuna uçmayı öğretmesi gibi, yere yakın bir daldan
aşağı ata ata, yüz üstü çakılarak uçmayı öğrendiği ya da kanadının kırıldığı
çağlar. Hayallere gerçeklik denilen peri tozunun bulaştığı, hayalleri, hayal
kurmayı öldürdüğü, içindeki çocuğu daha doğrusu insanı zehirlemeye başladığı
zamanlar. Her hayal kırıklığında, o hayalin içinde sakladığı benliği ile dünya
arasındaki duvarların ortadan kalktığı ve geldiği yerin ne kadar boktan
olduğunu belki de onu getirenlere her gün lanetler okuduğu için artık
yanlarında duramadığı ailesinin yanından uzaklaştığı kaçtığı zamanlar.
Yetişkinlik, eğer şanslı ise, kendini öldürmediyse
erişebildiği sadece koşuşturmanın, hiçbir anlamın olmadığı zamanlar. Hayal
dünyasından gerçek dünyaya, o denizin gerçekten içinde olduğunu anladığı
zamanlar. Denizde neler olabileceğini anladığı, denizin tehlikeli olduğunu
kavradığı ama akıntılar nedeniyle bir türlü kıyıya ulaşamadığı zamanlar.
Yaşlılık, eğer şanslı isen bir an önce öldüğün, kimseye minnet
etmediğin, iki ayağının üstünde durabildiğin ama sadece durabildiğin, yedisine
geri döndüğün…
Ölüm.
Hikaye burada bitiyor işte. Her şeyin ömrü var. Hiçbir şey
sonsuz değil. Hepimiz bu dünyaya ölmek için gelmişken, hepimizin kaçtığı şey
ölüm. Ben mi? Evet, ben farklıyım. Ben ölümden kaçmıyorum, kaçamam da zaten.
Ben çoktan öldüm. Erken öldüm ama.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)