Bazıları tariflemekte güçlük çekiyor ama ben şöyle anlatıyorum doktorlara ne şikayetiniz var dediklerinde: nefes darlığım yok, sadece nefes alıyorum ama yetmiyor. Daha fazla çekmek istiyorum içime, daha fazla çekebiliyor olsam rahatlayacağım. Hani sevdiğin bir koku burnunu önce bir gıdıklar, sonrasında derin bir nefes alırsın daha iyi seçebilmek, onunla özlem giderebilmek için. Benim nefes alış verişlerim hep gıdıklama gibi kalıyor. derin bir nefes alabiliyor gibi hissetmiyorum. Bir şeyler eksik gibi, yapbozun tamamlamışım da bir parçası eksik kalmış gibi. Böyle ataklar geçirdiğimde ise nefesimin yetmemesinden ötürü gözyaşlarımı tutamıyorum. Nerede olduğumu fark etmeksizin ya da kim olduğuma bakmaksızın. Gözyaşlarım kalbimin üstüne düşüyor gibi hissediyorum sonrasında. O kadar sıcaklar ki kalbim çekiyor, küçülüyor, iki-üç beden küçük geliyor bana. O zaman daha fazla eksiliyor bazı şeyler.
Dedim ki; uçurumdan aşağı düşüyorum ve en sonunda yere çakılacağım. Şöyle ekledi ayağıma çimento bağlayanlar: "Hayal mi görüyorsun? Biz seni suya attık ve hızla batacaksın." O zaman dedim ve devam ettim "O zaman, ayaklarım yere değene kadar beklerim ve değince tüm gücümle vurur çıkarım." Kahkahalar havalarda uçuştu ya da suyun benim içine batmış ağzımdan çıkan hava kabarcıklarıyla çalkalanmasının sesiydi duyduğum.
Saflık bu ya, garibim, aptal çocuğum... Kendini sahile attılar sanıyor. Denizin en ortasında, en derin yerinde bırakmışlar beni halbuki. Tek başıma battıkça batıyorum. Dizime kadar çimentoya batmışım. Kendi ağırlığım yetmezmiş gibi bir de çimentonun ağırlığı ile battıkça batıyorum. Yüzerken kafanı sadece nefes almak için çıkarırsın, bata çıka ilerlersin. Çıkamadığım, bu işin içinden çıkamadığım için ilerleyememem belki de. Bu denize mahkumum, deniz de bana tutsak. Ben olmazsam ne deniz ne de ayaklarımdaki çimento olacaktı. Olmasam belki de daha güzel olurdu. Bu hep düşündüğüm bir şeydir mesela, çocukluğumdan kalma. Ekmek almak için beni gönderdiklerinde olmasam kendileri gidecekti düşüncesi peydahlanırdı. Varlığımı hiçbir zaman "+1" olarak göremedim hep "x1"di. O da bir birey olarak görebildiğim için. Gerçi kendimi bir birey olarak görmem bile uzun yıllarımı aldı. O zamana kadar "+0"dım.
Önceki yazılarımı okumuşsanız kendini öven biri olmadığımı görürsünüz. Ama tabii, aşırıya kaçan mütevazilik kibirdendir. Kibirleneyim o yüzden biraz. Beni yetiştirdikleri için amcanın biri anne ve babam için şu şekilde bir tabir kullandı: "Seni yetiştiren anne ve babanın elleri öpülmeli." Kibrim o kadar fazla ki nasıl övüldüğümü bile doğru düzgün dinlemiyorum. Dilimden "Allah razı olsun" eksik olmuyor, belki karşımdakiler de asıl sizden razı olsun der diye.
Hatice teyzemden bahsedeyim bir de. Geçen çarşamba tanıştığım, neşesi ile beni benden alan, bu akşam itibariyle karakterine imrendiğim insan başak kadını. Rabbim'e şükürler olsun onun gibi güzel bir insanla karşılaştırdı. Belki de sadece onunla tanışabileyim diye bu denizin ortasına atıldım. Ayaklarım yere basabilsin diye ufak bir nefes oldu. Zaten dualar ile halen daha denizin dibine olan yolculuğuma yaşayarak devam edebiliyorum. Belki de öldüm ama kafamı çarpmadığım için ölmedim gibi hissediyorum. Hatice teyzem okuyorsa yollarımız karşılaştığı için çok teşekkür ederim. Duadan eksik etme diyip batmaya devam edeyim.
Dua almayı çok seviyorum ben, mesleğimi de o yüzden seviyorum galiba. Hangi meslek erbabına bu kadar çok dua ediliyor ki? "Vay be bu tabağın desenini çizenden, fırınlayandan, ustasından, emeği geçenden Allah razı olsun." ben duymadım. "Ne güzel donmuş bu. İyi ki almışım. Vesile olandan Allah razı olsun." ...? Belki de böyle olmalı insan. Allah'ın rızasını karşındaki için dilediğinde sen de kazanıyorsun belki de. Win-win... Zaten bu denizden kurtulursam bir O'nun rahmeti ile bir de kabul ettiği dualar ile.
Ayaklarımın denizin tabanına değdiğini hayal etmeye devam ede durayım nefesim yakında biter. Nefesim yerine nefisim bitse keşke. Ne nefis olurdu... Yaptığım ve yapmadıklarımdan ötürü Rabbim'e sığınırım.