18 Eylül 2016 Pazar

Ene Üridü Mır - Binde Sekizyüz

Hadi bakalım yüz metre koşusu başladı. Çocukken oynanan ve benim hiçbir zaman elime alamadığım, dokunmam, istemem hatta bakmam bile yasak olan mantar tabancası verdi başlangıç haberini. Herkes kendi halindeydi oysaki. Kiminin dudaklarında külü düşmek üzere olan bir sigara vardı. Elleri arkasında salına salına etrafına bakınıyordu. Görmediği tek şey sigarası değildi tabi, bakanla gören nasıl bir olsun? Biri bankta oturmuş dizini sallarken gelecek günleri bekliyordu. Sıkılmıştı anlaşılan. Beklemekten yorulmuştu ama harekete geçmekten de acizdi. İroniydi herkes gibi... Ya da sadece bacağını sallamayı alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık haline getirdiği söylense kim bilir, belki "bacak kaslarımı kasarak toplar damarlarımdaki kanın akışını kolaylaştırıyorum. Bu sayede, uzun süre varis gelişir düşüncesi olmadan oturabilirim." savı ile karşılık verir. Bir diğeri çimene yayılmış. Sırt çantasını yastık yapmış, tshirtünün üstüne giydiği kareli gömleği üstüne pike niyetine örtmüş, bacak bacak üstüne atmış, altta kalan görüntü içler acısı, bankta oturan adam iyi ki bakıyor da görmüyor dedirtecek bir manzara, bir elini göğsünün üstüne koymuş, diğerini sevgilisinin dizinde yatıyormuş o el onunmuş gibi, habersiz, kendisinden bağımsız hareketlerle saçıyla oynuyor, güneş gözlüğü takmasına rağmen baktığı ya da bakabileceği tek yer; gölgesine şükranlarını sunuyor. Her parkın vazgeçilmezi, çizgi filmlerde sık rastlanan karakter; güvercin besleyen teyze. Saçları defalarca yıkanmış gibi solmuş, rengi atmış. Belki de gerçekten defalarca yıkandığı için rengi değişiyordu saçların. Çamaşır suyu dökülmüş de öyle beyazlaşmıştı saçı, ona ait değildi sanki. Yaşına uygun, kirli beyaz bir peruk da takıyor olabilirdi. Sevgilisini takip etmek için kılık değiştirmiş bir ruh hastası da olabilirdi. Bu son seçenek daha uygundu. Parkta, daha doğrusu teyzenin önünde tek bir tane güvercin yoktu. Etrafa bakınmaya gark ediyordu bu tablo. Onun beklediğini beklemeye sebebiyet veriyor, onun yanına gidip görüş alanını denkleştirme arzusu doğuruyordu. Ve bu düşünceler uçup gidiyordu, yere konan güvercinlerle. Kırmızı renkli puset içinde ağlayan kırkını geçmiş çocuğunun ağlamasıyla ilgilenmeden sabah gezmesine çıkmış bir anne. Şu genç nesil annelerden; eğitmenlerin telkinlerine kulak asan ama annesini, tecrübeyi dinlemeyen, kendi ayakları üstünde durmayı başaran bir çocuk yetiştireceğim zihniyetine sahip annelerden. Neymiş efendim, çocuğunuz yanınızda uyumasın ki size bağımlı hale gelmesin. Çocuğunuz ağladığında onunla ilgilenmeyin, elbet susacaktır. İlgi göstermeniz çocuk da koşullanmaya neden olur aksi halde. Ağladım, annem baktı. Ağlarsam annem bakacak. Pavlov'un iti gibi olmasın diyemediği için "koşullanmasın"... Anne pusetin tutmacına gezerken telefonunu koyabilmesi için yer yaptırmış, Bir eli pusetin tutmacında diğeri telefonun üstünde, candy crush oynuyor. Altın gününde yüzüncü bölümü geçtim diyebilmesi lazım. Çocuğa bakıcı bakıyor zaten. Bir tek o bakıyor zaten. Kırkını yeni geçmiş bebekten kendi ayakları üstünde durmasını bekliyor anne. Ne anne ama? Kulağında kulaklık var annenin, son çıkan pop şarkıları dinliyor. "Mosmor kesildin n'oldu?" "Bağdat caddesinde seni buldum." "Sevaplar hep benim hep benim." Ve daha nicesi yüklü telefonda. Çocuğun ağlaması sadece etraftakileri rahatsız ediyor. İçinde pre-ex taşıyan ambulans gibi. İçindekinin haberi yok etrafında kopan yaygaradan, o gitmiş gidilecek yere. Bu annede öyle gitmemesi gereken bir yola çıkmış, kendine yakışmayan bir vasıf taşıyor, ama rahmi olan oluyor. Beş sene sonra aynı şekilde devam ederse takar tasmasını çocuğuna öyle gezdirir, elden tutmak da neymiş, böylece özgür bir birey yetiştirmiş oluyorsun.

Ben ise bir ceviz ağacının altında ölümü bekliyorum. Tatlı bir uyku bastırıyor, can sıkıntımı gidermek için girdiğim cevizin altında. Sıkıntımla birlikte giderim diye umuyordum ki başladı işte yüz metre koşusu. Patlak verdi işte hayat. Hayal kırıklıkları sessizdir. Cam kesiği gibi değildir onlar, sadece kestiği zaman yakmaz canını. Kağıt kesiği gibidir, elini çekersin ve ufak ufak yanar, için için yanar. Hiçbir izi yoktur. Yeni çıkacak sivilce gibi parmağın değdiğinde canını yakar sadece. Ama ne başı vardır ne de sonu. Kalp kırıkları ise kulakları patlatan şekildedir. Ama kırık göremezsin, gurur denilen bir örtü ile üstü kapatılır. Kilim altına süpürülür. Yerine depodan yenisi getirilir.

"Ayrılalım!" demişti işte. Burada. Teyzenin oturduğu güvercinleri etrafına topladığı bankta söylemişti bunu. Her şeyin başlangıcıydı halbuki orası. Kim düşünürdü? Yılanın kendi kuyruğunu yutması gibi, başlangıcı bitişi bir. Vasıfsızdı o zaman kadın, yanında başka bir erkek vardı. Arabasını kendi kullanabilen, boyutları kadından büyük bir erkekti. Kiloluydu o zamanlar. Mera yeri sanan genç gibi biz de yatmıştık aynı ağacın altında. Birbirimize sarılıp uyuyorduk orada. Rüzgar dağıtıyordu da saçını yüzüme getiriyordu. Kaderin onu bana getirdiği gibi kalbimin tam orta yerine koyuyordu. Akreple yelkovanın bir araya geldiği zaman gelirdik hep yan yana. O zamana kadar bacağımda toplanan kanlar onun gelmesi ile kalbime hücum ederdi. Bu yüzden, beni ayağımı sallarken görünce çok beklettiğini düşünüp üzülürdü. Oysa sadece o geldiğinde bayılmamak içindi. Gerçi her an baygındım, gözüm görmüyordu hiçbir şeyi, sadece aşıktım.

Kulaklarım işitmişti işte o büyük patlama sesini. O da duymuştu belki öncesinde. Yüz metrelik koşu değildi, bayrak yarışıydı belki de. Yarış çoktan başlamıştı da ben daha yeni koşmaya başlamıştım. Elime vermişti bayrağı, koşma sırası bendeydi. Önüme baktığımda kimseyi göremedim. Daha üç kişiye daha bayrağın aktarılması gerekiyordu ama önümde kimse yoktu. Geriye baktım... Geriye bakınca bunun bir maraton olduğuna kanaat getirdim. Kaç kilometre gelmiştim? Daha kaç kilometre gidecektim? Bilinmezlik ağır yük, atmak gerek üstünden.

Depodan yenisi gelir mi bilmem ama ben atmaya karar verdim...

1 yorum:

  1. Kalbinize sağlık o kadar güzel bir paylaşım ki uzun zamandır okuduğum bir blogdan ilk defa bu kadar etkilendim. Sadece 4 kaydınızı okumuş olsam da kalbime dokundu kelimeleriniz. Bazı cümlelerde kendimi gördüm. Sonra da anılarım geldi peşinden. Çok fazla anı. Belli belirsiz suratlar, unutulmaya yüz tutmuş bir heyecan duygusu, közleri bile kalmamış öfkem, izine kalbimin en derinlerinde bile artık rastalamadığım eski aşkım ama çoğunlukla hüznüm. O kadar çok hüzün ki bulana bulana yitirmiş aslını, o kadar çok ki aslında yok. Uzun zamandır benliğimi ele geçiren duygu çorbası. Mahlasınıza bakılırsa bir doktorsunuz, ben de tıp fakültesi öğrencisiyim. Sıklıkla zamansızlıktan yakınırım. Bloğunuz, yazılarınız bir süre önce kapattığım blogumdan sonra bana tekrar yazmayı özendirdi. Teşekkür ederim. Allah, yolunuzu açık etsin karşınıza hayatınızdan çıkanlardan çok daha iyilerini getirsin. Okuduklarım kadarıyla şanslısınız, siz yolunuzu zaten hiç kaybetmemişsiniz. Allah yolunda hepimizi daim etsin inşallah. O'na inanıp güvenen her zaman her şeyin en iyisiyle karşılaşıyor. Elhamdulillah

    YanıtlaSil