Hadi bakalım yüz metre koşusu başladı. Çocukken oynanan ve benim hiçbir zaman elime alamadığım, dokunmam, istemem hatta bakmam bile yasak olan mantar tabancası verdi başlangıç haberini. Herkes kendi halindeydi oysaki. Kiminin dudaklarında külü düşmek üzere olan bir sigara vardı. Elleri arkasında salına salına etrafına bakınıyordu. Görmediği tek şey sigarası değildi tabi, bakanla gören nasıl bir olsun? Biri bankta oturmuş dizini sallarken gelecek günleri bekliyordu. Sıkılmıştı anlaşılan. Beklemekten yorulmuştu ama harekete geçmekten de acizdi. İroniydi herkes gibi... Ya da sadece bacağını sallamayı alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık haline getirdiği söylense kim bilir, belki "bacak kaslarımı kasarak toplar damarlarımdaki kanın akışını kolaylaştırıyorum. Bu sayede, uzun süre varis gelişir düşüncesi olmadan oturabilirim." savı ile karşılık verir. Bir diğeri çimene yayılmış. Sırt çantasını yastık yapmış, tshirtünün üstüne giydiği kareli gömleği üstüne pike niyetine örtmüş, bacak bacak üstüne atmış, altta kalan görüntü içler acısı, bankta oturan adam iyi ki bakıyor da görmüyor dedirtecek bir manzara, bir elini göğsünün üstüne koymuş, diğerini sevgilisinin dizinde yatıyormuş o el onunmuş gibi, habersiz, kendisinden bağımsız hareketlerle saçıyla oynuyor, güneş gözlüğü takmasına rağmen baktığı ya da bakabileceği tek yer; gölgesine şükranlarını sunuyor. Her parkın vazgeçilmezi, çizgi filmlerde sık rastlanan karakter; güvercin besleyen teyze. Saçları defalarca yıkanmış gibi solmuş, rengi atmış. Belki de gerçekten defalarca yıkandığı için rengi değişiyordu saçların. Çamaşır suyu dökülmüş de öyle beyazlaşmıştı saçı, ona ait değildi sanki. Yaşına uygun, kirli beyaz bir peruk da takıyor olabilirdi. Sevgilisini takip etmek için kılık değiştirmiş bir ruh hastası da olabilirdi. Bu son seçenek daha uygundu. Parkta, daha doğrusu teyzenin önünde tek bir tane güvercin yoktu. Etrafa bakınmaya gark ediyordu bu tablo. Onun beklediğini beklemeye sebebiyet veriyor, onun yanına gidip görüş alanını denkleştirme arzusu doğuruyordu. Ve bu düşünceler uçup gidiyordu, yere konan güvercinlerle. Kırmızı renkli puset içinde ağlayan kırkını geçmiş çocuğunun ağlamasıyla ilgilenmeden sabah gezmesine çıkmış bir anne. Şu genç nesil annelerden; eğitmenlerin telkinlerine kulak asan ama annesini, tecrübeyi dinlemeyen, kendi ayakları üstünde durmayı başaran bir çocuk yetiştireceğim zihniyetine sahip annelerden. Neymiş efendim, çocuğunuz yanınızda uyumasın ki size bağımlı hale gelmesin. Çocuğunuz ağladığında onunla ilgilenmeyin, elbet susacaktır. İlgi göstermeniz çocuk da koşullanmaya neden olur aksi halde. Ağladım, annem baktı. Ağlarsam annem bakacak. Pavlov'un iti gibi olmasın diyemediği için "koşullanmasın"... Anne pusetin tutmacına gezerken telefonunu koyabilmesi için yer yaptırmış, Bir eli pusetin tutmacında diğeri telefonun üstünde, candy crush oynuyor. Altın gününde yüzüncü bölümü geçtim diyebilmesi lazım. Çocuğa bakıcı bakıyor zaten. Bir tek o bakıyor zaten. Kırkını yeni geçmiş bebekten kendi ayakları üstünde durmasını bekliyor anne. Ne anne ama? Kulağında kulaklık var annenin, son çıkan pop şarkıları dinliyor. "Mosmor kesildin n'oldu?" "Bağdat caddesinde seni buldum." "Sevaplar hep benim hep benim." Ve daha nicesi yüklü telefonda. Çocuğun ağlaması sadece etraftakileri rahatsız ediyor. İçinde pre-ex taşıyan ambulans gibi. İçindekinin haberi yok etrafında kopan yaygaradan, o gitmiş gidilecek yere. Bu annede öyle gitmemesi gereken bir yola çıkmış, kendine yakışmayan bir vasıf taşıyor, ama rahmi olan oluyor. Beş sene sonra aynı şekilde devam ederse takar tasmasını çocuğuna öyle gezdirir, elden tutmak da neymiş, böylece özgür bir birey yetiştirmiş oluyorsun.
Ben ise bir ceviz ağacının altında ölümü bekliyorum. Tatlı bir uyku bastırıyor, can sıkıntımı gidermek için girdiğim cevizin altında. Sıkıntımla birlikte giderim diye umuyordum ki başladı işte yüz metre koşusu. Patlak verdi işte hayat. Hayal kırıklıkları sessizdir. Cam kesiği gibi değildir onlar, sadece kestiği zaman yakmaz canını. Kağıt kesiği gibidir, elini çekersin ve ufak ufak yanar, için için yanar. Hiçbir izi yoktur. Yeni çıkacak sivilce gibi parmağın değdiğinde canını yakar sadece. Ama ne başı vardır ne de sonu. Kalp kırıkları ise kulakları patlatan şekildedir. Ama kırık göremezsin, gurur denilen bir örtü ile üstü kapatılır. Kilim altına süpürülür. Yerine depodan yenisi getirilir.
"Ayrılalım!" demişti işte. Burada. Teyzenin oturduğu güvercinleri etrafına topladığı bankta söylemişti bunu. Her şeyin başlangıcıydı halbuki orası. Kim düşünürdü? Yılanın kendi kuyruğunu yutması gibi, başlangıcı bitişi bir. Vasıfsızdı o zaman kadın, yanında başka bir erkek vardı. Arabasını kendi kullanabilen, boyutları kadından büyük bir erkekti. Kiloluydu o zamanlar. Mera yeri sanan genç gibi biz de yatmıştık aynı ağacın altında. Birbirimize sarılıp uyuyorduk orada. Rüzgar dağıtıyordu da saçını yüzüme getiriyordu. Kaderin onu bana getirdiği gibi kalbimin tam orta yerine koyuyordu. Akreple yelkovanın bir araya geldiği zaman gelirdik hep yan yana. O zamana kadar bacağımda toplanan kanlar onun gelmesi ile kalbime hücum ederdi. Bu yüzden, beni ayağımı sallarken görünce çok beklettiğini düşünüp üzülürdü. Oysa sadece o geldiğinde bayılmamak içindi. Gerçi her an baygındım, gözüm görmüyordu hiçbir şeyi, sadece aşıktım.
Kulaklarım işitmişti işte o büyük patlama sesini. O da duymuştu belki öncesinde. Yüz metrelik koşu değildi, bayrak yarışıydı belki de. Yarış çoktan başlamıştı da ben daha yeni koşmaya başlamıştım. Elime vermişti bayrağı, koşma sırası bendeydi. Önüme baktığımda kimseyi göremedim. Daha üç kişiye daha bayrağın aktarılması gerekiyordu ama önümde kimse yoktu. Geriye baktım... Geriye bakınca bunun bir maraton olduğuna kanaat getirdim. Kaç kilometre gelmiştim? Daha kaç kilometre gidecektim? Bilinmezlik ağır yük, atmak gerek üstünden.
Depodan yenisi gelir mi bilmem ama ben atmaya karar verdim...
18 Eylül 2016 Pazar
16 Eylül 2016 Cuma
Ene Üridü Mır - Üçüncü Paket ve Duman olan Düşünceler
Sevmek sevilmek güzel şey de yalnızlık çok zor. Neyse hadi bu seferlik yalnızlığımla baş başa kalan ben olayım. Sevmek, sevilmek, sevişmek güzel şey ama yeterli midir bilemiyorum. Bazılarına göre sevgi her şeyi yener, sevginin önünde kimse duramaz. Bazıları ise boş bulur bunu. Boş bulanlardanım ben de. Sevgi öyle güçlü bir şey değil. Tek başına değil en azından. Onun bu gücü elde edebilmesi için mahalleden arkadaşlarını çağırması gerekir. Ama dünya o kadar hızlı hareket ediyor ki bizler yetişemezken ertesi gün aynı yere gelecek dünyaya o nasıl gidip de arkadaşlarını çağırsın. Müsaade var mı sanki?
Bugünün 52. sigarasını yakarken hissettiğim ve düşündüğüm şeyler bunlardan ibaret olsa keşke. Canlarımdan birinin ağzı açık kalmış da şunu söylemiş evvel zaman içinde: "Şerafettin ileriyi düşünen biri, ileriyi gören biri ama hipermetrop. Önünde olmayan taşın üstünden ilerisinde olduğu için atlayan biri. Önünde taş varken ilerisi düzlük olduğu için koşa koşa gidip yeri öpen biri. İleriyi düşünürken anı kaçırmasa başarılı olacak belki de." Şerafettin yani ben bunu seviyorum dediği gibi olmasa da. Aslında sadece taşa takılıyor, zıplıyor hopluyorum. İlerisi mi? Bir insan geri geri giderken önünü nasıl görebilir ki? Aslında önünü görür ama gördüğü gittiği yer olmaz. Neyse işte anladın sen.
51. sigaramda şunu düşünmüştüm. Sevmek sevilmek güzel şey ama seni sevenin kim olduğu tanımlıyor seni. Aynı şekilde senin sevdiklerinde bu şekilde tanımlıyor seni. Beni kimse sevmiyor değil, aksine çoğu insan sever beni. Bu daha korkutucu. Korkağın teki olmam ise bu durumun daha vahim bir hal almasına sebep oluyor.
53. sigaramı yakmayı düşünüyorum. Ama neredeyse üçüncü paketi bitireceğim bugün.
Yak anasını satayım.
Gurur demiştim geçen sefer. Anladım ki bunu garipsememin nedeni gurursuz olmam. Sevip sevmek sevişmek diyip durmamın asıl sebebini direkt söylemek isterdim ama alıştın sayılır artık yapamıyorum. Olmuyor. Kendimce bir yerlerden gelmeliyim oraya, sanki yazarken aklıma gelmiş gibi. Önceden düşünmemişim de yazmaya başlayınca: "Ya böyle de bir şey vardı" demişim gibi. Fark ettin mi noktalama işaretlerini kullanmaya özen gösteriyorum artık. Büyük ihtimalle yanlış. Ben ilkokula geri döneyim. Aslında çok da güzel olur biliyor musun? Ömrümden geçmemiş gibi olsa... Kim istemez ki? Ben mükemmel yaşadım diyebilen baba yiğit var mı?
Bal peteği projesi vardı mesela, bir kafede peydah oldu. Adamlar yaptı. Biz avucumuzu yaladık. Düşündüğün şeyi gerçekleştireceksin. Gururu bir kenara bırakacaksın, vaktini ayarlayacaksın, az uyuyacak, çok çalışacak ama düşünceni gerçekleştiremesen bile çabalayacaksın. Nasip değilmiş diyeceksin sadece. Nasibinse zaten o, senin için 3 kişilik otobüs bileti rezervasyonu yaptırılır. Nasibinse o pencereye çıkan teyzeye ev sorarsın, o bulur, anahtarı eline verir. Nasibinde değilse bomboş otobüse bilet bulamazsın. Nasibinde değilse emlakçı emlakçı gez ev bulamazsın. Nasibimizi hayırlı kılan Rabbime hamd olsun.
Yunus Emre gibi çıkar gidersin evinden yurdundan da aş aradığında senin adınla sofralar kurulur önünde. Evimden çıkarmayan, kovmayan anama babama selam olsun...
Bugünün 52. sigarasını yakarken hissettiğim ve düşündüğüm şeyler bunlardan ibaret olsa keşke. Canlarımdan birinin ağzı açık kalmış da şunu söylemiş evvel zaman içinde: "Şerafettin ileriyi düşünen biri, ileriyi gören biri ama hipermetrop. Önünde olmayan taşın üstünden ilerisinde olduğu için atlayan biri. Önünde taş varken ilerisi düzlük olduğu için koşa koşa gidip yeri öpen biri. İleriyi düşünürken anı kaçırmasa başarılı olacak belki de." Şerafettin yani ben bunu seviyorum dediği gibi olmasa da. Aslında sadece taşa takılıyor, zıplıyor hopluyorum. İlerisi mi? Bir insan geri geri giderken önünü nasıl görebilir ki? Aslında önünü görür ama gördüğü gittiği yer olmaz. Neyse işte anladın sen.
51. sigaramda şunu düşünmüştüm. Sevmek sevilmek güzel şey ama seni sevenin kim olduğu tanımlıyor seni. Aynı şekilde senin sevdiklerinde bu şekilde tanımlıyor seni. Beni kimse sevmiyor değil, aksine çoğu insan sever beni. Bu daha korkutucu. Korkağın teki olmam ise bu durumun daha vahim bir hal almasına sebep oluyor.
53. sigaramı yakmayı düşünüyorum. Ama neredeyse üçüncü paketi bitireceğim bugün.
Yak anasını satayım.
Gurur demiştim geçen sefer. Anladım ki bunu garipsememin nedeni gurursuz olmam. Sevip sevmek sevişmek diyip durmamın asıl sebebini direkt söylemek isterdim ama alıştın sayılır artık yapamıyorum. Olmuyor. Kendimce bir yerlerden gelmeliyim oraya, sanki yazarken aklıma gelmiş gibi. Önceden düşünmemişim de yazmaya başlayınca: "Ya böyle de bir şey vardı" demişim gibi. Fark ettin mi noktalama işaretlerini kullanmaya özen gösteriyorum artık. Büyük ihtimalle yanlış. Ben ilkokula geri döneyim. Aslında çok da güzel olur biliyor musun? Ömrümden geçmemiş gibi olsa... Kim istemez ki? Ben mükemmel yaşadım diyebilen baba yiğit var mı?
Bal peteği projesi vardı mesela, bir kafede peydah oldu. Adamlar yaptı. Biz avucumuzu yaladık. Düşündüğün şeyi gerçekleştireceksin. Gururu bir kenara bırakacaksın, vaktini ayarlayacaksın, az uyuyacak, çok çalışacak ama düşünceni gerçekleştiremesen bile çabalayacaksın. Nasip değilmiş diyeceksin sadece. Nasibinse zaten o, senin için 3 kişilik otobüs bileti rezervasyonu yaptırılır. Nasibinse o pencereye çıkan teyzeye ev sorarsın, o bulur, anahtarı eline verir. Nasibinde değilse bomboş otobüse bilet bulamazsın. Nasibinde değilse emlakçı emlakçı gez ev bulamazsın. Nasibimizi hayırlı kılan Rabbime hamd olsun.
Yunus Emre gibi çıkar gidersin evinden yurdundan da aş aradığında senin adınla sofralar kurulur önünde. Evimden çıkarmayan, kovmayan anama babama selam olsun...
2 Eylül 2016 Cuma
Ene Üridü Mır - Şeytanla Yapılamayan Pazarlık
Ademoğlu yaratıldığı zaman şeytan tükürür. Topraktan yaratılan ademoğlunun vücuduna değmesin diye bir çukur oluşur. Tükürüğü değmez şeytanın ama geçer tüm mel'unlukları. Ruh ve bedene karışır nefis. Kendini onların arasına saklar, onlara bulaşır, kirletir. Tertemiz doğar ademoğlu. Nur topu...
Ders: Dünya
Öğretmen içeri girer. Tüm öğrenciler tek bir hamle ile ayağa kalkar. Öğretmen "otur" der, yine tek seferde. Öğretmenin elinde bir kitap vardır. Öğrenciler merak içinde bakar o kitaba. Öğretmen bu kitabı okuyun der. Öğretmenin hocası da buyurmamış mı zaten: "İKRA". Kitabı okur öğrenciler. Kitapta; "Bu kitaptan sınav olacaksınız yazmakta. Sınavın size ne zaman geleceğini siz bilemezsiniz yazmakta." Öğrenciler öğretmene bakar. Kitap tek başına yeterli olur mu? Olsa açıköğretimin puanı tavan yapar. Al kitabı eline oku oku anla, soruların nereden çıkacağını bul, anla. O kadar kolaydı zaten. Öğretmen, nerede yürüyeceğini öğreten, yol gösteren değil mi? Öğrenciler aklı başında, öğrenmek isteyen, yol arayan, hasret ile yanan öğrenciler... Öğretmene bakar, sıkı sıkı sarılır, öğretmen de onlara yolu gösterir. Gerisini siz de biliyorsunuz zaten. Kimi sınavda çakar, kimi geçer, kimi 90 aldım diye ağlar, kimi 60 aldım diye sevinir. Öğretmenime selam olsun.
Sınav belli, konu belli, sorulacak yer belli, çalışılacak yer belli... Kirleten vardı ya hani, nefis. At çamuru ona. Kirli değil mi zaten? Besle kargayı oysun gözünü. Besle nefsi sıçsın ağzına. Ben de ise, besledim nefsi, sıçtım ağzıma... O kadar çok besledim ki ben oldu nefis. Ruhum sıkışıyor artık bedende. Beden isyanda kabul etmiyor, ya ruh gidecek ya nefis. Beslemeseydin o kadar diyor başka bir şey demiyor. Geçen sırf nefsini doyurmak için biber kavurmadın mı sevmediğin halde diye soruyor. Haklı adam. Dedim ya nefis oldu ben diye, ben diyor ki atalım artık bu ruh yükünü, atmazsak olmaz diyor. Kapının eşiğinde çok durma çarpılırsın derdi babaannem. Kapıya yakın durmamak lazım, çıkarılırsın. Allah çıkartmasın. Bir tek buna yetiyor zaten gücü ruhun. Bedenimin üzerinde kontrolü olmayan ruh, belki duyar diye dilimi kullanıyor. Kulak sağır, göz kör, dil lal... Ah keşke öyle olsa. Kulak sağır olsa da duymasam, göz kör olsa da görmesem, dil lal olsa da görmesem. Bak bu da ruhun son çırpınışları. Ruh yükü bir gün elbet kalkacak üstünden bedenin, ya vaktinde ya da vaktinden önce. Öyle olursa vahlar bana... Cenneti yukarıda, cehennemi toprağın altında hayal edenleri düşünerek bir yorum yapacak olsam bu duruma: uçan balona bağla bakalım bir taş, ya da suyun üstünde olması gereken insanın bacağına dök çimentoyu, sonu cehennemin dibi. Uçma kabiliyeti olan balonu daha da şişir ya da insana yüzmeyi öğret, sonu? yok, onun başlangıcı cennet. Yük olan ruhla, yükü olan ruhla nereye gideceksin sanıyorsun? "Oh bu çok nefis" diyerek nefsi daha ne kadar besleyeceksin?
Ne yazacaktım ne yazdım yine. Gururu soracaktım ben size. Niye var mesela? Bağlaç olan -de'yi bulmak için cümleden çıkarınca anlamı yitirmemesi gerekiyor ya gururu çıkarttığında daha anlamlı olmaz mı mesela insan? Nefis işte, diye düşündüm yazarken. Öyle olacak ki böyle zırvaladım zaten. Gurur olmasa mesela, ayaklar altına alınacak bir şey de olmaz, kimse için de bir problem oluşturmaz. Ben böyle düşünüyorum en azından. Bir şey daha düşünmüştüm geçenlerde; Ne oldum değil ne olacağım diyeceksin sözü eksik bence. Ben de bir fazlalık bir eksiklik, kafi gelmiyor hiçbir şey. Neydim de demeli insan. Neydim? Ne oldum? Ne olacağım? Neydimi biliyorum, Allah unutturmasın, size bir sır vereyim ne olacağımı da biliyorum da ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum. Bu haldeyken olacağımı olabilir miyim onu da bilmiyorum. Gurur değil miydi az önceki? Yazdıktan sonra fark ettim. Kim ne olacağını bilebilir ki? Olabilecek kadar var olup olmayacağım belli değil, bunu paylaşabileceğim bile belli değil, onu geçtim iç çektiğimde, çektiğimi bırakabileceğim belli değil. Ne bu büyüklük taslama? Kimsin ki sen? Gerçekten kimim?
Gurur bence bedenin içinde şekillenmiş nefsin on parmağından biri sadece. Kütahya'da çobanın biri 200.000 doları polise teslim etmiş. Ne kadar bulduğu şüpheli? Günahını almak için değil, empati yaptığımda aklıma gelen bundan başkası olmuyor. Akşam sofrasında konuştuk. Babama dedim 200.000 teslim etmiştir, ne kadar buldu gerçekte? Sen olsan vermez misin diye sordu. Şeytanla oturup bir pazarlık ederim diye düşündüm. Ama gelmezdi. Ne yapsın beni şeytan? Teslim etmiş nefse beni, sizin peşinizde...
Bu da size hediyem...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
