Konuşmaktan aciz biri olarak yazmayı seviyor olmam benim
suçum değil. Beni bu hale getirenlerin, beni dinlerken “e, yani?” sorularını
soranları sorgulamalı. İnsanlar giriş gelişme kısmını sadece sonuç için
dinliyor. Hâlbuki asıl hikâye orası değil mi? Hikayedeki kahramanın sonuca
gelinceye kadar yaptıkları, tecrübe ettikleri, pişmanlıkları, hataları,
doğruları değil mi hikayeyi satan?
Kahramanımız basit bir ailenin vasat oğlu. Ve hikayenin
sonunda ölüyor. Sizin için önemli kısmını anlattım işte sadece. Ne yaptı bu
herif hayatı boyunca? Tanrı bile sorgularken, siz bu adamın yaptıklarını hiçe
sayar gibi “e, yani?” sorusuna takılıyorsunuz. Acı verici, hem kahraman için
hem de yazan, anlatan için.
Gelişme kısmında olanlar ise şunlar; bebeklik, hatırlamıyor.
Ama etrafındakiler için unutulmaz zamanlar. İlk kakasını bile çektiler. Günün
18 saati uyuyarak geçmesine rağmen birçoğumuzdan dolu dolu yaşadı. Neden mi?
Çok basit bunun cevabı, sevginin tabiri caizse oluk oluk aktığı bir dönem.
Çocukluk, buğulu bir camın arkasından bakıyormuş gibi.
Etrafındaki herkesin ona büyüdüğü zaman, tabi başarabilirse, ben senin
çocukluğunu bilirim dediği, bazısının sümüklü Ali, Ahmet, Ayşe sen ne zaman bu
kadar büyüdün diyebilmesini sağlayan zamanlar. Okula yenice başlamış, hayat
denilen deryanın içine tekme ile itilerek yüzmesi beklenen çağlar. Ama boyu
kısa, hayat bir derya ama onun girdiği yer sahil kenarı. Kumdan kalelerin inşa
edildiği, inşa ettiği kuleleri yıktığı için dostlukların küsmelerle
sonuçlandığı zamanlar. Yetmişinde olacağı şeyi yaşıyor. Hayaller kuruyor, o
hayallerin peşinden koştuğunu hayal ediyor. Mecaz âlemindeki ilk adımlarını
atmaya başlıyor.
Gençlik, kırık camlar üstünde dikilen bir çocuk. Etrafındaki
herkesin onu sevdiği ama aynı zamanda “keşke hep bebek kalsalar” dediği
zamanlar. Anne kuşun yavrusuna uçmayı öğretmesi gibi, yere yakın bir daldan
aşağı ata ata, yüz üstü çakılarak uçmayı öğrendiği ya da kanadının kırıldığı
çağlar. Hayallere gerçeklik denilen peri tozunun bulaştığı, hayalleri, hayal
kurmayı öldürdüğü, içindeki çocuğu daha doğrusu insanı zehirlemeye başladığı
zamanlar. Her hayal kırıklığında, o hayalin içinde sakladığı benliği ile dünya
arasındaki duvarların ortadan kalktığı ve geldiği yerin ne kadar boktan
olduğunu belki de onu getirenlere her gün lanetler okuduğu için artık
yanlarında duramadığı ailesinin yanından uzaklaştığı kaçtığı zamanlar.
Yetişkinlik, eğer şanslı ise, kendini öldürmediyse
erişebildiği sadece koşuşturmanın, hiçbir anlamın olmadığı zamanlar. Hayal
dünyasından gerçek dünyaya, o denizin gerçekten içinde olduğunu anladığı
zamanlar. Denizde neler olabileceğini anladığı, denizin tehlikeli olduğunu
kavradığı ama akıntılar nedeniyle bir türlü kıyıya ulaşamadığı zamanlar.
Yaşlılık, eğer şanslı isen bir an önce öldüğün, kimseye minnet
etmediğin, iki ayağının üstünde durabildiğin ama sadece durabildiğin, yedisine
geri döndüğün…
Ölüm.
Hikaye burada bitiyor işte. Her şeyin ömrü var. Hiçbir şey
sonsuz değil. Hepimiz bu dünyaya ölmek için gelmişken, hepimizin kaçtığı şey
ölüm. Ben mi? Evet, ben farklıyım. Ben ölümden kaçmıyorum, kaçamam da zaten.
Ben çoktan öldüm. Erken öldüm ama.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder