Neden yazdığımı bilmiyorum, ihtiyacım var belki de anlatmaya. Sadece konuşmak belki istediğim, yapamadığım, gerçekleştiremediğim isteğim. Konuşmak kişinin kontrolü dışına çok kolaylıkla çıkıyor. Tabii monologtan bahsetmiyorsak... Gerçi o zaman bile insan birden fazla şey düşünerek, konudan konuya atlarken kaybolabiliyor tek bir çizgi üzerinde. Aslında bu söylediğim yanlış. Yani sonuçta tek bir noktadan sonsuz doğru geçerken iki noktadan tek bir doğru geçer. Tek başına konuşmak belki diğerlerini bu yüzden korkutuyor; sonsuz olasılık var. Tek başına konuşmak ayrıca bu olasılıklar kişinin beyninden geçenleri dışarı vurmaktan çekinmediğini de göstermez mi? Karşılarında böyle bir cesaret tablosuyla karşılaşmak korkuyla tepki görüyor demek ki. Böyle bir algıyla baktığın zaman çok cesur olmalıyım. Ama karşımdakiyle konuşacak cesareti bulmam uzun zaman aldı. Halbuki kendimi bildim bileli düşüncülerimi kendimle kendi sesimi işitecek şekilde paylaşıyorum. Çok azar işittim sırf bu yüzden çocukken. Deli olacağım iddia edildi hatta. Gerçi boş bir iddia değilmiş... İki nokta tek doğru dedim ama doğru değil işte o geçen, eğri, yamuk yumuk bir şey. Bir insanı nokta olarak görerek yüceltmemek lazım ya da aşağılamamak. Ama genelde yüceltmemek ya da ben çok yanlış insanlarla tanışmışım. Belki de ben yanlışım. "P.K." izlediniz mi? Hint filmi izlemeyin ya da izleyin. Koca insanlar olmuşsunuz ne bok yiyeceğinizi ben söyleyecek değilim. Neyse orada bir fikir mevcuttu, yan fikirlerden biri: İnsanların söyledikleri ile nasıl söyledikleri arasındaki ilişkiyi fark etmeden dinlersen yanılıyorsun. "Gerçekten mi?" mimiklerin jestlerin ile korkunç derecede bir sorunun anlamını çoğaltıyorsun. Belki de tek çizgi sırf bu yüzden eğriliyor,bükülüyor. Ya da şu ayna ilizyonu gibi yuvarlak şeklin aynaya göre konumunu doksan derece olacak şekilde değiştirerek onun kare yada baklava - yine nereden baktığına göre değişiyor- şekline sokuyorsun. Ben kendi dediğimi dediğim andan önce düşünürken 4 farklı anlam bulup bunu nasıl tek bir anlama indirgerim diye kafa yoruyorum. Sonuç mu? 16 farklı anlam... Ki bu dediğimde kendi işittiğim sayısı, bir de karşıdaki düşünüyor beyninde işliyor kelimeleri al sana onaltının karesi kaçsa o kadar farklı anlam. Tamam abarttım. Ama ana fikri vermişimdir diye düşünüyorum. Başta dediğim gibi veremediysem de mühim değil.
Kafka'nın "babaya mektup" okuyun!... Yok bu sefer ne yapacağınızı söylüyorum. Okuyun... Yani en azından o olmasa da okuyun. Otoriter katı kuralları olan bir baba ve itaatkar oğul... Tuvalette okumuş ve bitirmiştim o kitabı. Hayır, o kadar uzun süre kalmadım ve hayır, o kadar hızlı okumuyorum. Aksine yavaş okuyorum dakikada 1.5 sayfa, hızlı okuyacağım diye odaklandıysam. Ama keyif ala ala düşüne düşüne ben nasıl yazardım neresini ben de kullanabilirim diye düşünerek okuduğumda 0.75 sayfa. Bayağı yavaş yani. Her defasında ellerimi yıkarken aynaya bakıp "Kafka?" diyordum kendime. Bir ara gerçekten Kafka'nın yaşamının reenkarnasyonunu yaşadığımı düşündüm. İnsanlarla konuşmayı seven biriyim. Evet yukarıda söylediğimin aksine, de burada mı şaşırdın aksiliklerle dolu bir yazı zaten. Benden kattığım parça o olsun... Ne diyordum? Ha, evet... Konuşmayı seven biriyim çünkü kendimle konuşmamı ertelememe sebep oluyor. Kendi düşüncelerimi düşünmekten değilde bu düşüncelerin kelimelere dönüşüp uzay boşluğunda yankılanmak üzere benden bir kanıt bırakması bana korkutucu derecede korkutucu geliyor. Ödüm bokuma katık oluyor... Gerçi öd denilen şey safra ise hep karışıyor. Saçma yani. Neyse... Beş yaşlarındayım o zaman. Bir lokanta, rüya gibi aslında hatırladıklarım. Yerler beyaz ama krem rengine yakın ya da çok uzun zaman olmuş döşeneli, sararmış ama temizde yani. Geniş pencereler beyaz tüller ile örtülü. Beyaz masa örtüsü. Bu mekanın beyaz takıntısı rüya gibi olmasına sebep oluyor ya da gerçekten mekanı hatırlamıyorum. Sipariş verildi, servisler açıldı. 5 yaşındaki ben yanlışlıkla çatalı düşürdüm. Garson gelir ve çatalı alır ve yenisini getirip masaya önüme bırakır. Gözümün ucuyla babama bakmaktayım tabi ben. Korkuyorum kızacak diye. Kaza olsa da elimin çatalın orada ne işi vardı ki? Daha yemek gelmiş miydi? Hayır. O zaman elim niye oradaydı, lüzumsuz bir hareketti ve azarlanması gerekirdi. Tamam belki o kadar da katı değildi. Babamdan korkuma yamuk duran çatalı düzeltmek için bir daha elimi uzattım ve yine düşürdüm. Yamuk durmasa niye babamdan korkan ben tekrar o çatala el uzatayım. Salak mıydım? Belli ki evet. Aşırı salaktım hem de. Neyse garson az önce yaptıklarını tekrarladı. Tam tekrar gidecekken durup "Bir daha düşürürsen çatal getirmem." dedi. Buraya kadar babam sadece gözlerini kızdığını belirtmek için bilmem kaçıncı bakışı ile bana bakıyor, gözlerimi arıyor, göz göze gelsek hissedeceğim kızgınlığını ya da hissetmezdim, dediğim gibi salaktım o zamanlar. Daha sesli bir tepki görmemiştim bunun verdiği gaz ve cesaret ile garsona eğilmesini işaret ettim minnak ellerimle. Garip bir şekilde itaat etti bundan da gazı aldım, uçuyordum artık. Kulağına doğru "Bulaşık makineniz yok mu?" diye sordum. Tabi o zamanlar o kadar gaza rağmen "Senin işin bu yavşak." diyebilecek ne göt var ne de küfür literatürü var. Okula başlamamışım küfürün k'sini bilmiyorum. Balkon çocuğuydum ailem de öyle pek küfür eden insanlar değildi Allah'a şükür. Hal böyle olunca küfür öğrenme evresi mahallede değil okulda oldu. Gerçi bende de biraz var hata "bızır" denilen şeyin ne olduğunu üniversite son sınıfta öğrendim. O derece vahim yani durum. Annem ve babamı bir korku sardı. Korku sonra öfkeyi çağırdı, ne kadar çok korku vardıysa o kadar öfke oldu. Sordukları tek şey şuydu: "Ne dedin garsona?" Cevap verilemeyecek bir şey dememiştim. Ama cevap verememiştim, sorular dediğim gibi soruş şekline göre anlam değiştirdiği gibi cevap verilebilirliğini de değiştiriyor. Yüksek ses tonu en korktuğum şeydi o zamanlar şimdi ise nefret etttiğim. Çatal düşürdüm, garsonun kulağına bir soru sorduğum için azarlandığım bir durumun sürekli yaşandığını düşünürsek özgüven denilen şeyin inşaatı beklemeye alınıyor hatta proje halinde kalıyor. Çünkü kaybetmemek için çabaladığın daha çok şey oluyor. Bu otorite altında iken insanlarla konuşmak mümkün değildi pek. Konuşmaya konuşmaya köreldi tabi var olmayan o yeti. Neyse sonuca bağlamak gerekirse -çoğu insanın beklediği şey bu çünkü- insanlarla konuşmayı seviyorum ama konuşamıyorum.
Ha bu arada bu sıralar dinlemekten haz aldığım bir şarkıyı buraya kadar gelebilenlerle paylaşmak istiyorum